ABD Başkanlığına cumhuriyetçi aday adayı Teksas Valisi Rick Perry, Türkiye için ağır eleştirilerde bulundu. Türkiye'nin "birçok kişi tarafından İslamcı teröristler olarak algılanacak" kişilerce yönetildiği iddiasında bulunan Perry, Türkiye'nin NATO'ya ait olmadığını savunarak ABD'den Türkiye'ye sağlanan yardım sıfırlandırılmasını istedi. Washington - Rick Perry,Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayının belirlenmesine yönelik etkinlikler çerçevesinde Myrtle Beach'te düzenlenen bir tartışma sırasında Türkiye'ye yönelik çok ağır sözler kullandı. "Türkiye'de kadınların kurban gittiği cinayetlerin oranının İslami eğilimli partinin iktidara gelmesinden bu yana yüzde bin 400 arttı" iddiasını öne süren Perry, Türkiye'nin İsrail'e ve Kıbrıs Rum Kesimine "Askeri güç kullanma tehdidinde bulunmasına rağmen hala NATO üyesi olduğu"nu söyledi. Haaretz gazetesince yansıtılan ifadelerinde Perry, Türkiye'nin, "birçok kişi tarafından İslamcı teröristler olarak algılanacak" kişilerce yönetildiği gibi bir iddiada da bulunduğu tartışma sırasında ayrıca, "Bizim için sadece (Türkiye'nin) NATO'ya ait olup olmadığını konuşmanın değil, aynı zamanda ABD'nin, yardımını sıfırlamasının zamanı geldi" şeklinde konuştu.'Türkiye'yi terörist politikacılar yönetiyor'
Tuesday, January 17, 2012
Untitled
Tuesday, January 3, 2012
Cübbeli Ahmet Hoca İçeri, Şike Mafyası Dışarı
“Kalkınma”sı böyle olan AKP’nin…
Bir de “(A)dalet”ine bakalım…
Hem de fazla uzaklara gitmeden derinlere dalmadan…
Güncelliğini yitirmemiş iki olay üzerinden…
Birincisi…
Savcılığın ve güvenlik güçlerinin aylar süren gayretleri ile suçüstü yakalanan Şike/futbol Mafyasının önde gelen isimlerinin özel yetkili mahkeme tarafından tutuklanıp Metris Cezaevi’ne yollanmasından sonra ortaya çıkan akıl almaz, mantık el vermez, vicdana sığmaz, hukuka uymaz bir dizi hadise yaşandı…
Kamuoyunun gözü önünde AKP’li CHP’li ve MHP’li vekiller 9 yıldır bir konuda ilk defa tam anlamıyla bir araraya gelerek; kuyruğu Adalete kaptırmış Şike Mafyasını kurtarmak için…
Cumhurbaşkanı’nın haklı veto gerekçelerini dahi hiç araştırıp inceleme ve tartışma gereği bile duymadan…
Jet hızıyla komisyondan geçirerek ve ardından TBBM’nin teamüllerini de çiğneyerek bütçe görüşmeleri arasına sıkıştırıp AKP’li CHP’li ve MHP’li 280 küsur vekilin oyuyla bir kaç saat içinde, virgülüne dokunmadan “aynen” kabul ettiler…
İnsana “Bu kadar mı mecbursun, bu kadar mı acele” şarkısını hatırlatan bu mecburiyet ve mahkûmiyet durumu da neyin nesidir?
Dokuz yıldır birbirlerini en ağır biçimde haksızlık/hukuksuzluk yapmak, adaletsiz davranmakla suçlayan bu üç partinin bir kısım vekillerini bu kadar alenî/apaçık bir haksızlık etrafında birleştiren sebep/kuvvet/etken nedir?
Soruları herkesin vicdanında yankılanıp duruyor…
Çünkü yapılan şey sadece üç beş kişiyi hapisten kurtarmaya dönük bir hukuksuzluktan öte, doğrudan doğruya yasama erkinin yargı erkine müdahalesi demek…
Bu ise yönetimde “kuvvetler ayrılığı” ilkesini benimsediğini öne süren bir rejimde sadece hukuk değil aynı zamanda temel siyasî bir mesele/zaaf/aykırılık teşkil ediyor…
Şöyle söyleyelim, bu 280 milletvekili silahlanarak Metris cezaevini basıp bu tutukluları kurtarsa idiler…
Bu Sadece hukukî bir mesele olurdu…
Ama 6 ay önce çıkardıkları bir kanunu tam da yargı organı işletmeye başladığı anda değiştirerek o kanunda belirlenmiş yetkili savcılık ve mahkemelerin elinden alırlarsa…
Bu doğrudan doğruya yetki gaspı yaparak Anayasal düzeni tebdil, tarğyir ve ilga, anayasa ile belirlenmiş yargı organını vazifesini yapamaz duruma getirmek anlamına gelir…
Haydi CHP ve MHP’nin hukuk anlayışlarındaki zafiyetin eskiden beri varolageldiğini kabul ederek onları bir kenara koyalım…
Ama…
Daha düne kadar Anayasa Mahkemesi’nin, HSYK’nın, Danıştay’ın, Yargıtay’ın Yargıtay Bassavcısı’nın…
“TBMM hangi kanunu çıkarırsa çıkarsın, ben ona illaki bir laiklik veya Atatürk ilke ve inkılapları ve Cumhuriyetin temel esasları kulpu takar geçersiz kılarım” mantığıyla Yargının yasamanın yetkilerini açıkça gaspetmesi karşısında bunun “hukuk ve adalet olmayıp, hakimler oligarşisi”olduğunu haklı olarak savuna gelmiş AKP’nin; gücü eline geçirince “Ben yargı erki margı erki tanımam, çoğunluğuma dayanarak çıkarırım kanunu çatır çatır uygulatırım” anlayışına geçmesi dünüyle bugünü arasında derin bir çelişkiyi açığa çıkarmıyor mu?
Ha dün HSYK’ya sırtını dayamış yüksek yargının hak hukuk tanımaz hoyratlığı, ha bugün meclis çoğunluğuna dayanmış AKP’nin yargıya pervasızca müdahalesi…
Bu arada her iki durumda da gürültüye giden hukuk, yaralanan adalet duygusu ve kanayan vicdanlar…
Dün ile bugün arasında ne değişti?
***
Bu şike mafyasını kurtarma kepazeliği vicdanları o türlü kanattı ki…
9 yıldır AKP’yi iktidarda tutmak için gece gündüz çalışıp çabalamış; onun bin türlü vicdana, hakka, hukuka adalete uymaz icraatını sırf bu yüzden görmemezlikten gelmiş bir yazar…
Ahmet Altan bile bakın neler söylüyor:
[Bizim iktidar partisinin bu mafya aşkı da nereden çıktı?
Nedir AKP’nin bu mafya düşkünlüğü?
Futbol, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mafyanın yeni nüfuz alanlarından biri.
Mafyanın iki çok büyük kazancı var futboldan.
Birincisi bahis oyunlarını şikeleyerek oradan yüz milyonlarca dolar vuruyor, bu parayla kendine, hem devlet içinde, hem devlet dışında yandaşlar ediniyor, güçlenip kökleniyor.
İkincisi, zehirli bir duman gibi ağır ağır yayılarak futbol kulüplerinin yönetimlerine tırmanıyor.
(..)
Özellikle Anadolu’daki küçük kulüplere çok rahat girerek, kısa zamanda kulüp başkanlıklarına kadar tırmanıyor.
Elindeki futbol takımları çoğaldıkça, futbol dünyasında kurduğu ağ da genişliyor.
Adım adım ilerleyerek bütün futbolu denetleyecek bir konuma geliyor.
Yedi ay önce çıkan şike yasası bu gelişmeyi durduracak bir yasaydı.
Ağır cezalar caydırıcıydı.
Şimdi AKP yüz seksen derece çark ederek, kendi yaptığının tam tersi bir yasa hazırlayıp fevkalade şaibeli ve kirli bir oyunun baş aktörlüğüne soyunuyor.
Baştan aşağıya kire ve şaibeye bulaşıyor.
Üstelik de Bülent Arınç, Hayati Yazıcı, Şamil Tayyar gibi AKP’liler yüksek sesle partilerini uyardıkları, Cumhurbaşkanı Gül yeni yasayı “veto” ettiği halde yapıyorlar bunu.
Ne Başbakan Erdoğan, ne onun daha üç ay önce söylediklerini bugün unutmuş olan genç Spor Bakanı, ilerde “biz durumu bilmiyorduk” diyebilir; durumu biliyorlar, en yakınları, dostları kendilerini uyarıyor ama onlar mafyayı korumak için canlarını dişlerine takarak dövüşüyorlar.
Üstelik sadece mafyaya “hayat öpücüğü” vermekle kalmıyorlar, futbolu da öldürüyorlar.
(..)
Mehmet Eymür’ün, Memduh Bayraktaroğlu’nun açıklamalarından, Çiller döneminde hükümetin ve devletin “mafyayı” kullanma isteklerinin ne boyutlara ulaşmış olduğunu okuduk.
Devlet, mafyayı kullanacağım derken sonunda mafya devleti kullanmaya başladı.
Öyle bir zaman geldi ki mafya reisleri açıkça başbakanları tehdit etmeye koyuldular.
Mafyaya futbol üzerinden büyük bir para ve prestij aktararak tekrar o günlere mi döneceğiz?
Erdoğan ve AKP, mafyayı ihya etme projelerinin sonuçları hakkında düşünüyorlar mı?
(..)
Erdoğan ve AKP, “futbolda mafya yok” diyorlarsa, diyebiliyorlarsa, çıkıp söylesinler bunu açıkça.
Bunu söyleyemezler, mafyanın futboldaki rolünü onlar benden çok daha iyi biliyor.
O zaman, bu “mafya aşkı” nerden çıktı, bize onu anlatsınlar.] (4)
Bu da olup biten karşısında dehşete düşmüş eski gazeteci (gazeteciyken de militan bir AKP destekçisi olan), yeni AKP’li vekil Şamil Tayyar: “Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük” diyor Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubunda…
[Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar bu yasa ile ilgili Cumhurbaşkanı Gül’e tarihe geçecek bir mektup gönderdi. Tayyar mektubunda AK Parti dahil tüm TBMM mensupları için oldukça sert satırlara yere vererek, “Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük. Bir milletvekili olarak tüm Türkiye’den özür diliyorum. “ dedi.
İşte Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Gül’e gönderdiği o mektup;
Sayın Cumhurbaşkanım
(..)
Malum, (..)
Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’da değişiklik yapıldı ve son söz olarak makamınıza gönderildi.
Açıkça belirtmeliyim ki, Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük. Bir milletvekili olarak tüm Türkiye’den özür diliyorum.
Yıllarca “maç oynanırken kural değiştirilmez” dedik, ama bu değişiklikle maç bitmeden kuralı değiştirmeye kalktık ve devam etmekte olan Şike Operasyonu’na müdahale ettik.
Hala yanlıştan dönmek için vakit var. Maçta 90 dakika bitti ama uzatmalar oynanıyor. Son dakikada vereceğiniz kararla sonucu değiştirebilirsiniz.
Bir milletvekili değil cumhurun ferdi olarak zatı-ı alinizden hukukun evrensel ilkeleri ve toplumun hassasiyetlerini dikkate alacağınız umuduyla yazıyorum.
Eğer bu kanun yürürlüğe girerse;
1-Şahsa özel ve örtülü af çıkarılmış olur, devam etmekte olan Şike Operasyonu akamete uğrar.
2-Spordaki şike eylemi organize suç kapsamından çıkartıldığı için bundan sonra spor mafyasıyla mücadele artık imkansız hale gelir.
Ayrıca, üzülerek belirtiyorum, kanundaki ceza oranları yeni düzenlemeyle komik seviyeye çekilirken, bu durumu kamufle etmek maksadıyla kamuoyunu aldatıcı bir yola başvuruldu. Cezaların ertelenmesi, paraya çevrilmesi veya hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasının söz konusu olamayacağına dair madde eklendi.
Hukuktan azıcık nasibini almış herkes bilir ki, sanıklar, suçun işlendiği tarihteki ceza hükümlerine göre yargılanırlar. Sanık, eğer ileride lehte düzenleme yapılırsa bundan yararlanır, aleyhteki düzenlemeden etkilenmez. O nedenle, Şike Operasyonu’nda tutuklanan şüpheliler, ceza indiriminden yararlanır ancak erteleme hükümlerinden etkilenmezler. Bu durumda şike şüphelileri, 2 yılın altında ceza alırsa bir gün bile cezaevine girmezler. Maalesef, yeni kanunu hararetle savunan spor lobisinin meclisteki temsilcileri, erteleme hükümlerini bir marifet gibi ballandırarak anlatıp kamuoyunu aldattılar.
Yeni Anayasa gibi en hayati konuda bir araya gelemediğimiz bir dönemde, şikeciler için jet hızıyla böyle bir kanunun çıkarılması kamu vicdanında derin yaralar açmıştır.
En hassas terazi olan vicdanınızın sesine uyacağınız umuduyla sevgi ve saygılarımı sunarım. 26 Kasım 2011.
Şamil TAYYAR
AK Parti Gaziantep Milletvekili] (5)
Vaziyet budur…
Vaziyet o kadar budur ki…
Bu vaziyet karş?s?nda vicdan? kanayan AK Parti Gaziantep Milletvekili ?amil Tayyar bile Cumhurba?kan??n?n vetosuna ra?men komisyondan jet h?z?yla ge?irlip, ayn? g?n b?t?e g?r??mesinin aras?na s?k??t?r?larak aynen benimsenen bu utan? kanununun oylamas?na kat?l?p ısında vicdanı kanayan AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar bile Cumhurbaşkanı’nın vetosuna rağmen komisyondan jet hızıyla geçirlip, aynı gün bütçe görüşmesinin arasına sıkıştırılarak aynen benimsenen bu utanç kanununun oylamasına katılıp “hayır” deme cesaretini gösteremedi…
Demek ki bu iş sadece futbol ve sadece şike işi değilmiş…
Bildiğiniz her türlü numaranın döndüğü Mafya işiymiş…
Peki Mafya ile Başta AKP olmak üzere CHP ve MHP’li genel başkanlar ile oylamada evet oyu kullanan 280 küsur vekilin ne gibi bir işleri varmış ki…
Cezaevinden mafyacı kaçırma tezgâhına mecbur ve mahkûm olmuşlardır?..
Soru da, sorun da cevap da burada…
AKP’nin nasıl bir “(A)dalet” anlayışına sahip olduğunu bu mafya işinden de çıkaramayanlar için…
Bir de Cüppeli Ahmet Hoca’nın “Ben tezgâhım” diye basbas bağıran bir “operasyon”un ardından bildik “medya linçi” eşliğinde, tam da Şike Mafyası’nın kanun değişikliğiyle kurtarılmaya çalışıldığı Metris Cezaevi’ne tıkılışının hikâyesi içinden gösterelim…
Murad SALİH
Dipnotlar:
5- Ahmet Altan, “AKP ve mafya” 08 Aralık 2011, Taraf
6-Kaynak : http://www.internethaber.com/abdullah-gule-sok-mektup-386424h.htm#ixzz1eq83NB15
MilliBirlikRuhu.Blogspot
NOEL VE LUT TABLETİ ŞİFRESİ
Hıristiyan dünyasının Noel'i kutladığı bugünlerde tartışılan konu önemlidir.
Lut Gölü'nün Ürdün kıyılarında bulunduğu sanılan yaklaşık bir metre boyundaki taş yazıt, Hıristiyanlığı sarsabilir. Uzmanlar, yazı karakterlerinin Hz. İsa'nın doğumundan önceki yüzyıla işaret ettiğini doğruladı. Kimyasal analizden de benzer bir sonuç çıktı.
Kırık taştan yapılan çeviri doğruysa, 2100 yıl öncesinin Yahudi toplumunda da Hz. İsa'nın çizdiği Mesih portresine yakın bir kurtarıcının beklendiği, yani Hıristiyan teolojisinin vaaz ettiğinin aksine acı çeken Mesih kavramının Hz. İsa ile birlikte başlamadığı kanıtlanabilir.
New York Times; Mesihle ilgili ifadeler gerçekten taşın üstünde yer alıyorsa, Hz. İsa konusunda son dönemde hem kamuoyunda, hem de akademisyenler arasında yeniden şekillenen görüşlere katkı yapılmış olacak. Çünkü İsa'nın ölümü ve dirilişiyle ilgili hikayenin orijinal olmadığı, o dönemin Yahudi geleneğinin bir parçası olduğu ortaya çıkacak, yorumunu yaptı.
İbrani Üniversitesinden Profesör Yehezkel Kaufman; Üç gün sonra diriliş motifi, akademik literatürün neredeyse tamamına aykırı bir biçimde, Hz. İsa'dan önce geliştirilmiş bir kavram haline geliyor. Yani Hz. İsa ve havarileri, daha önce var olan bir mesih öyküsündekileri hayatlarına uyarlamakla kalmışlar, diyor.
California Üniversitesi'nden Profesör Daniel Boyarin; Bazı Hıristiyanlar bunu şoke edici bulacak, kendi ilahiyatlarının benzersizliğine bir meydan okuma olarak görecekler, diyor.
60 yıl önce yine Lut Gölü yakınında bir mağarada bulunan parşömen tomarlarına yazılı olan, Hz. İsa dönemindeki bir Yahudi mezhebi olanEssenilerin inançlarını Tevrat'a yakın bir dille anlatan Kumran Metinleri ile yaşıt olduğu sanılan tablet de, yer alan Cebrail Vahyi ile ilgili tartışma büyüyecek.
Hz. İsa'nın doğumundan yüz yıl kadar önce yazıldığı sanılan tablette, Cebrail'in ağzından, "öldükten üç gün sonra dirilecek bir mesih"ten bahsediliyor. İbranice 87 satırın yer aldığı tablette kırıklar olduğu için tercüme tartışmalı.
Hıristiyan ilahiyat çevrelerini karıştıran tablet ile ilgili ilk çeviriler doğruysa, Hz. İsa'nın ölümü ve yeniden dirilişiyle ilgili öykünün orijinal olmadığı, doğumundan önce de Yahudi çevrelerinde anlatıldığı kesinleşecek. Böylece İncil'in yeniden yorumlanması gerekecek.
İsrailli Prof. İsrael Knohl şöyle açıklıyor: "İncil'de Hz. İsa ölümünden önce çekeceği acılara dair birçok öngörüde bulunur. İlahiyatçılar bunların İncil'e sonradan eklenmiş olabileceğini, çünkü Hz. İsa'nın zamanında 'acı çeken Mesih' kavramının olmadığını söylüyorlardı. Oysa bu tablet bunun varlığını kanıtlıyor. Hz. İsa'nın misyonu, Romalılar tarafından idama çarptırılarak, kavminin gelecekte alacağı intikama zemin hazırlamaktı. Bu yüzden son akşam yemeğinin anlamı da tamamen farklıydı. Orada kendi kanını feda etmesi başkalarının günahları için değil, İsrail'in kurtuluşunu sağlamak içindi."
İsrailli biliminsanlarının, Cebrail Vahyi adını verdiği tabletteki 87 satır kazınarak değil, mürekkeple yazılmış. Bu nedenle silinmiş yerler ve taşın kırılmasından dolayı ancak tahmin edilerek okunabilen bölümler var. Cebrail'in ağzından bir kıyamet günü tasviri yapılıyor.
Uzmanlar 80. satır üstünde duruyorlar. Bu satırın "Lışloşet yevmin" (Üç gün içinde) ifadesiyle başladığı kesin ama sonrasını okumak güç. Bunu başaran, Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Kitab-ı Mukaddes araştırmaları bölümünden Profesör İsrael Knohl oldu.
Knohl'un yorumu, birçok biliminsanı tarafından da kabul ediliyor. Buna göre, cümlenin devamında "hayeh" (hayat) sözcüğü geçiyor. Cümle tamamlandığında, "Ben, Cebrail, sana emrediyorum ki, üç gün içinde yeniden hayata döneceksin" ifadesi oluşuyor. Bir sonraki cümlede, Cebrail'in hitap ettiği kişinin, "prensler prensi" olduğu görülüyor. Bu ifade, Tevrat'ta da geçiyor. Bununla Yahudilerin lideri olan ve üç gün içinde yeniden dirilecek biri kastediliyor. Knohl, bu kişinin, Hz. İsa'nın doğduğu gün ölen "zalim" Yahudi kralı Herod'un ordusunda bulunan Simon adlı bir komutan olduğunu savunuyor. Buna göre metni de Simon taraftarlarından biri yazmış olabilir.
Hıristiyanlıkta tartışmalar devam ediyor. Peki ya İslam dünyasında ne tartışılıyor dersiniz?
H.Prof.Dr. Nurullah AYDIN 1 Ocak 2012 ANKARA
OSMANLI DEDELERİMİZ DE İÇİYORDU
Zaman önü sonu olmayan bir ırmak gibi akıyor. Biz insanoğlu da yaşadıklarımızı kaydetmek için zamanı dilimlere bölmüşüz. Yılları, ayları, haftaları, günleri hatta saatleri bulmuşuz. Bu bile yetmemiş ihtiyaç olmuş dakikalar, saniyeler, saliseler yaratmışız.
İnsanoğlu saat denilen aletle iç içe geçmiş. (Saat üzerine yapılan müthiş bir kara mizah romanı okumak ister iseniz size SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nü tavsiye ediyorum. Ben; bitirmek üzereyim; çok zevk aldım.) Ve efendim yıldan yıla atlayarak gelmişiz 2012’ye...
Şu sıralar pekçok insanın kafası dumanlı. Bir kısmı da onlara bakıp içki içtikleri için homurdanıyor. Bunlar bilmiyorlar ki bir zamanlar dünyayı titreten Osmanlı atalarımız da gayet iyi içiyordu.
ZECRİYYE NEDİR
Düşün ki Osmanlı devlet yönetimi; müskirat dediği alkollü içkiden vergi almak için Defterdarlık içinde Şarap Eminliği isminde bir teşkilat kurmuştu. Zecriye Gümrüğü; büyük şehirlere getirilen alkollü içkilerden vergi alan gümrük teşkilatı idi. Defterdara bağlı Şarab Emini; içki satan şerbethanelere; Zecriyye Tezkiresi (Alkol Satım Belgesi) verirdi. Bunlar sattıkları şarap ve rakı için hazineye Zecriyye Resmi adı altında belli bir vergi verirlerdi. Defterdarlıkta içkilerden alınan vergilerin hesabını tutan daire bulunuyordu ve adı da Zecriyye Muhasebesi idi.
Rakının vergisi, şarabın iki katı kadardı. Bu vergi; devlet sıkıştığında artırılırdı. Üçüncü Selim; Nizam-ı Cedid ordusunu kurma kararı verdiğinde içkiden aldığı vergiyi hemen hemen iki katına çıkartmıştı.
ŞERBETHANELERDE İÇİLİRDİ
Osmanlı Devleti zamanında İstanbul’un her yanında meyhaneler faaliyet gösteriyordu. Daha önce yazdım. Evliya Çelebi’nin 1630’larda yaptığı tespite göre; İstanbul’da 1000’den fazla şerbethane, yani meyhane bulunuyordu. Bu meyhanelerin kapısında kulplu bardak (batak) kabartması bulunurdu. Devlet; buraların kapısına bir memurunu yerleştirip girenlerden belli bir parayı da peşinen toplardı.
Şerbethane denilen bu meyhanelerde rakı; büyük küpler içinde saklanırdı. Şarap ise fıçılarda tutuluyordu. Buralardan maşrapalarla alçak sehpalar üzerine servis yapılırdı.
Ayrıca ayakta içilen tezgah önünde de çeşitli mezeler bulunurdu. zenginlerin sedirde; sıradan insanların hasır oturaklarda demlendiği şerbethanelerde nargileler fokurdatılır; uzun çubuklarda aynalısından pürsıçanına kadar değişik çubuklar tüttürülürdü. Bütün bu özel dünyayı yeni bitirdiğim bir romanda ayrıntılı biçimde tarif ettim.
SARAYDAKİ ŞERBETHANE
İslambol denilen payitahtın (başkentin) yönetimi Saray-ı Amire veya Yeni Saray denilen bugünkü Top Kapısı Sarayı’nda idi. Bu geniş yapılar içinde; 4. Avlu denilen son avlu içinde çok şık bir köşk vardır. Buraya özel olarak şerbethane denilir. Avrupa tarzlı bu küçük köşkte padişah ve adamları demlenirlerdi de o yüzden şerbethane deniliyordu. Bu işin hizmetini de sakayan-ı sim-i hassa denilen görevliler yapardı.
Daha önce bunların başında bulunan görevliye şarabdar deniliyordu. Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan Murad; tahtı oğluna bırakıp Manisa’ya giderken yanı sıra şarabdarını da götürmüştü.
Devleti yöneten sultanlar; “bahren biniş” dedikleri deniz gezilerini çok severlerdi. Bunların emrindeki Kırlangıç tarzındaki saltanat kayıklarında da içki içerdi padişahlar.
KAĞITHANE EĞLENCE YERİYDİ
Osmanlı atalarımız; havalar ısınır ısınmaz kırlara açılırdı. Bu alanların en meşhuru da Kağıthane deresi idi. Bu bölge boylu boyunca bahçelerle süslenmişti. Ağaçların altında kadınlar öbek öbek otururlar; erkekler onların yanından çapkın tavırlarla geçerlerdi. Bunların demlendikten sonra gözüne kestirdiklerine bıyıklarını burduklarını biliyoruz.
Ayrıca; yanına sevgilisini alarak buralara içmeye gelen İstanbul efendilerini de bilmek gerekiyor. Bunların maceraları dilden dile yayılırdı.
Yani hem dindar hem de atalarından gelen bir gelenekle içki içen bir toplumdu Osmanlı toplumu.
Unutulmasın ki Türk kağanları ve çevresinde tiginler, şadlar, padlar; yani bütün alplar binlerce yıl öncesinde de “tolu/dolu” içiyorlardı.
Bu gelenek Osman (Aslı Odman/Ateş adam) Bey; çevresindeki alplar tarafından bey ilan edilip bir kilim üstünde 7 kere göğe fırlatılırken de tekrarlanmıştı.
Yani; devletin kuruluşu da dolu (şarap/rakı) içilerek kutlanmıştı.
Bunları; içkiyi yüceltmek için yazdığım sanılmasın.
Kendini bilerek demlenen insanlara kızmamak gerek...
Kitapta bile demiyor mu, “onda hayır da vardır...”
Hem şu “cennet şarabı” konusunu niye hocalara sormaz bu içki karşıtı mümin kardeşlerimiz...
***
Sevgili okuyucularım.
Dilerim ki 2012; şu beğenmediğimiz 2011’i aratmaz.
Dilerim ki tümünüzün yüzünden mutluluk eksik olmasın.
Riza Zelyut - 1 Ocak 2012
http://www.altayli.net/articles.php?article_id=2096
Monday, January 2, 2012
35 köylünün öldürülmesi, Amerika'nın tuzağı
Fethullahçılar tam kadro Tayyip Bey'e saldırıya geçti
Sunday, January 1, 2012 9:22 PM
Fethullahçılar tam kadro Tayyip Bey'e saldırıya geçti
Taraf ve ZAMAN gaz tenekelerinde Tayyip Bey hedefte.
Abdullah Gül'ün bir daha seçilmesini isteyen Fethullahçılar, görev süresinin 5 sene olmasını istiyor.
Gözü Çankaya'da olan Tayyip Bey ise, Gül'ün görev süresinin 7 yıl olmasında ısrarlı.
Bu yüzden Fetocular ile Tayyip Bey'in arası uzun zamandır açıktı.
35 köylünün öldürülmesi üzerine bu çekişmede yeni bir sayfa açıldı.
Fetocular bu ölümlerden dolayı sert ifadelerle MİT'i eleştirdiler.
İstihbaratın Amerika'dan gelmiş olmasını gözardı eden
bu Amerikan uydusu Fethullahçılar,
"Yanlış istihbarat PKK içindeki bir MİT ajanından geldi"
diye yaygara koparıyorlar.
Fethullah'ın Türkiye Büyükelçisi ve ZAMAN yazarı Hüseyin Gülerce'ye göre,
nasıl TSK içinde vesayetçiler var ise, MİT içinde de var.
Onların lisanına göre, Fethullahçı olmayanlar, vesayetçi.
Yani Ergenekoncu ve darbeci.
***********
MİT eleştirisi bahanesi ile Tayyip Bey'e açılan salvo ateşin nedeni şu:
--Gerek Oslo görüşmelerinin ortaya çıkması,
--gerekse Kozinoğlu'nun Aydınlık'ta yayımlanan mektuplarında
MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere
MİT'te Fethullahçı kadrolaşma olduğu hakkında bilgiler ortaya çıkması
Tayyip Bey'i frenlemiş, MİT'in Fethullahçılaştırılması operasyonu hız kesmişti.
MİT aleyhine başlatılan kampanya,
MİT içindeki Fethullahçı (Amerikancı) olmayan,
Türkiye'nin bölünmesine karşı olan
görevlilerin tasfiyesine dönük çalışmaların devam etmesi için
Tayyip Bey'i tehdit etmeyi amaçlıyor.
***********
Mehmet Ali Güller, 31 Aralık günlü Aydınlık köşe yazısını özetle şöyle bitiriyor:
(Parantez içi maviler bana ait)
"5. Oslo görüşmesini kim sızdırdı?
Cemaatin (Fetocuların) MİT'ten rahatsızlığının kaynağı ne olabilir?
PKK, "Görüşmeleri biz sızdırmadık" dedi.
Tayyip Erdoğan, "hataya rağmen" Hakan Fidan'ı sahipleneceğini söyledi.
Demek ki, Hakan Fidan, MİT'e tamamen hakim olamamış. (Hala MİT içinde Türkiye'nin bölünmesine karşı olan elemanlar var.)
"Yeni Anayasa" çalışmalarına paralel ikinci bir "açılım" yapılacaksa,
yeni Oslo sızdırmalarının önüne geçilmesi gerekiyor.
(PKK ile görüşmelere devam etmeden önce, görüşmelerin sızdırılmaması için, MİT içinde tek bir ulusalcı bile bırakılmaması, MİT'in tamamen Fethullahçıların eline geçmesi gerekiyor)
***********
Taraf yazarı Mehmet Baransu, Twitter'de :
"Kasımpaşalı Erdoğan'dan korkacağımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz"
diye cikcikledi.
Cikcikleyen o değildi. Onu cikcikleten Fethullah idi.
(Dini bilgisi kuvvetli olanlar bu sözü daha iyi anlar)
Baransu, 30 Aralık günlü Taraf'ta özetle şöyle yazıyor:
"PKK içindeki bir MİT ajanı, bombalanan bölgeden içinde Fehman Hüseyin'in de bulunduğu PKK'lilerin geçeceğini Ankara'ya bildiriyor.
Bölgeye gönderilen Heron'dan alınan görüntüleri gören yetkililerden biri, şüpheleniyor, gurubun sivil olma ihtimali olduğunu yetkililere söylüyor.
MİT ile iki kez temasa geçiliyor. MİT: "Gurup kesin PKK'li" diyor. Bunun üzerine gurup bombalanıyor"
Azılı ordu düşmanı Baransu, MİT'teki Fethullahçı operasyonun devam edebilmesi için, bu defa orduyu değil de, kırk yıllık canciğer kuzu sarması olduğu MİT'i suçluyor, orduyu suçsuz buluyor.
***********
Fethullah'ın Büyükelçisi Hüseyin Gülerce, 30 Aralık günlü ZAMAN'da özetle şöyle yazıyor:
"111 kişinin öldüğü Maraş katliamının hemen sonrasında İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş "Katliamdan MİT sorumludur" diyor.
Alevilerin evi tespit edilmiş, yakılacak evler işaretlenmiş.
Saldırı olacağı belli, ama MİT bilgi vermiyor. MİT bizzat katkı yapıyor.
Bu feryat üzerine yer yerinden oynamalı değil mi?
MİT hakkında derhsl soruşturma başlatılmalı değil mi?
AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar "PKK'yı MİT kurdu" diyor.
Vesayetin askeriyede, medyada, üniversitede, siyasette ayağı var da MİT'te yok mu?
MİT içinde suça bulaşanlar hesap vermeyecekse, Ergenekon davalarının sonucundan nasıl emin olabileceğiz?"
Bakan Güneş'in bu açıklaması yeni değil. Sanki Gülerce bu sözleri yeni duymuş.
30 senedir niye bu suçlamaları yapmamış?
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Nusret Senem, Maraş olaylarından sonra saldırıya uğrayanların avukatlığını yaptı, MİT'in suçlarını ortaya döktü.
O zamanlar Fethullahçı takımı kulaklarının üzerine yatmışlar, katliamı alkışlıyorlardı.
Nereden çıktı Alevi düşmanlarının bu sözde "MİT'in suçlarının peşine düşme" oyunu?
"PKK'yı MİT kurdu" tespiti de yeni değil.
Aydınlık dergisi / gazetesinin arşivlerinde, hem MİT'in Maraş olaylarındaki rolü, hem de PKK - MİT ilişkisi hakkında yığınla bilgi, belge ve inceleme mevcut.
Sırf MİT'i suçlayabilmek için, "PKK'yi Perinçek kurdu" palavralarını bile unutmayı göze aldılar.
Yeter ki MİT'teki tüm Fethullahçı olmayanlar ayıklansın, MİT tamamen -kılçıksız olarak- Amerika'nın hakimiyeti altına girsin.
PITBULL: Felipe Melo de Carvalho
Galatasaray taraftarı, bir süredir hasretle beklediği oyuncu profilini Felipe Melo ile görüyor sahada. Brezilyalı, “taraftarın bana verdiği destekle maç içinde tekmeye kafa atasım, çimi ısırasım, yiyesim geliyor” diyor. Bizim de O’nu görünce sahaya giresimiz, O’nunla birlikte mücadele edesimiz geliyor. Gönlünüz rahat olsun, pitbull geldi!
Felipe Melo, saygı duyulacak bir kariyere sahip. Son birkaç yıldaki profilinde Fiorentina, Juventus, Brezilya Milli Takımı gibi takımlar, yüksek bonservis bedelleri, ödüller var. “Peki” diyoruz, “Avrupa’da daha kaliteli bir lige, mücadeleye gidebilirdin. Galatasaray’ı diğerlerinden ayrı kılan neydi?” Ayrıca yaz mevsiminde başka teklifler alıp almadığını merak ediyoruz. “Kariyerim boyunca hem Avrupa’da, hem Brezilya’da çok büyük kulüpler için oynadım. Hâlâ en büyük hayalim olan Brezilya Milli Takımı’nın formasını giydim” sözleriyle başlıyor cevap konuşmasına. Ve devam ediyor…“Yaz mevsiminde Arsenal ve Real Madrid gibi önemli takımlardan transfer teklifleri aldım. Arsenal’e, Real Madrid’e de gidebilirdim. Ancak bir futbolcu için önemli olan kendisinin özel hissettirilmesidir. Galatasaray Yönetimi ve transferimi gerçekleştirebilmek adına çaba gösteren kişiler tarafından bu bana hissettirildi. Beni buraya getiren en ayırt edici faktör, yöneticilerimizin bana gösterdikleri değer ve destekti. Kendimi önemli biri gibi hissetmemi sağladılar. Kariyerimdeki hiçbir transferde, bunun içine Juventus’u dâhil edebiliriz, böyle bir ilgi görmemiştim. Ben de bu güveni boşa çıkarmamak, gösterilen değerin karşılığını verebilmek adına Galatasaray’ı seçtim. Onları pişman etmemek için çok çalışacağım.”FATİH TERİM İLE TELEFON GÖRÜŞMESİ
Felipe Melo’nun transferindeki prosedür oldukça hızlı gelişmişti. Galatasaray orta sahası için aranan kan olduğu açıktı. Ve transfer öncesinde Fatih Terim ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Brezilyalı, bir an önce futbol oynamak istiyordu belli ki. Galatasaray, o günlerde Almanya’da kamp yapıyordu. Ancak sona kısa bir süre kalmıştı. Almanya’daki gazeteciler de Melo’nun İstanbul’da çalışmalara katılmasını bekliyordu. Öyle olmadı. Bitime yalnızca iki gün kalmasına karşın Almanya’daki kampa gelmek istedi Melo. Galatasaray Yönetimi ve Fatih Terim tarafından hissedilen güveni boşa çıkarmak istemiyordu.“Taffarel ve Elano’nun yanı sıra transferim öncesinde Fatih Terim ile yaptığım telefon görüşmesinin Galatasaray’a gelmemde büyük etkisi oldu. Sözleşmeye imza atmadan bir gün evvel gerçekleşen bu fikir alışverişinin ardından kendime güvenim daha da arttı. Taffarel, bana kulüp ve ülke hakkında önemli bilgiler vermişti. Yakın arkadaşım Elano ile de görüştüm. O da Galatasaray’ın büyüklükten bahsetti bana. Kariyerim için önemli bir karar verecektim. Herkes bana çok yardımcı oldu. Ve hepsi bir araya gelince Galatasaray transferim gerçekleşti” diyor Felipe Melo. Ardından sözü kampa katılma kararına getiriyor. “Bir futbolcu için sezon öncesi kamp dönemi çok önemlidir. Ben de tüm detaylar hallolduktan, transfer de resmiyete döküldükten sonra, beklemenin hiçbir anlamı olmadığını düşünerek kampa katılmak istediğimi söyledim. Böylece takıma daha kolay adapte olacaktım, arkadaşlarımı tanıyacak, taktiksel setleri erken öğrenecektim.”Melo, Fatih Terim’e de övgüler yağdırıyor: “O’nunla çalışmak büyük avantaj. Kendisinin Galatasaray’da önemli bir futbolculuk kariyeri var. Ve burada gördüğüm kadarıyla ülke çapında ciddi saygı gören bir isim. Başarılı oyunculuk kariyeri olan teknik adamlarla çalışmak futbolcu için çok faydalı. Terim de futbolu iyi analiz edebilen, detayları bilen, saha içinde sizin gibi düşünebilen, maça önemli müdahaleler yapabilen bir teknik adam.”CARLOS DUNGA VE JUAN SEBASTIAN VERON
Görüşmelere başlandı, bilgi yazısı hazırlandı, Almanya’ya geldi Melo, antrenmana katıldı, aynı gün sonunda Galatasaray TV’nin canlı yayına çıktı. Ve gerçekten heyecan verici açıklamalar yaptı. Manşet belliydi aslında. Kendisini “pitbull” olarak tanımlamıştı. Ancak satır aralarından birinde, 7 gün 24 saat futbolla iç içe olduğunu anlatıyordu. “Gazete, dergi okumam, futbol izlemeyi sevmem” açıklamalarını yapan çok oyuncu duymuştuk. Yeni bir deneyim olacaktı bizim için de. Melo’ya soruyoruz: “Avrupa liglerindeki maçları takip ediyor musun, kendi bölgendeki oyunculardan kimleri beğeniyorsun, kimlerden ilham alıyorsun” diye. İki isim söylüyor hemen: Dunga ve Juan Veron. “Kendi bölgemde oynamış olan oyuncular arasında beni en çok etkileyen isimlerin başında geliyorlar.” Daha sonra aktif olarak kariyerine devam eden oyunculardan bahsediyor. “Michael Essien var. Sakatlıklarından dolayı kendisini fazla izleyemiyoruz. Ama Essien de izlerken keyif aldığım oyunculardan biri. Biliyorsunuz, Xavi ve Iniesta gerçeği var gözler önünde. İkisi de her zaman skoru değiştirebilecek önemli oyuncular. Onların oyunu çok etkileyici.” Ama bir ismi öne çıkaracaksa eğer, tereddüt yaşamıyor: “Bir numaraya Veron’u koyabilirim. O’nu izledikten sonra, beni çok fazla hayrete düşüren veya kendisine hayran bırakan bir orta saha oyuncusu da olmadı.”“VOLANTE” KAVRAMI VE FELIPE MELO
Brezilya oyuncumuzla kendi bölgesi hakkında konuşmaya başlıyoruz daha sonra. Felipe Melo, futbolu seven ve futbol üzerine sohbet etmekten keyif alan birisi. Brezilya’daki orta saha kavramına getiriyoruz konuyu, aslında biraz genişletiyoruz çerçeveyi, o bölgede savunma özellikleriyle görev yapan oyuncuların gördüğü değerden bahsediyoruz.Brezilya Milli Takımı, 1970’ten 1994’e dek Dünya Kupası şampiyonluğu kazanamamıştı. Carlos Alberto Parreira, ABD’deki turnuvada önemli bir değişiklik yaparak geride yatay bir çizgi hâlinde hareket eden dörtlü savunma (Jorginho, Aldair, M Santos, Branco) ve önünde “volante” adı verilen oyuncular kullandı. Golleri Romario ve Bebeto attı. Ancak ülkeye 24 yıl sonra şampiyonluğu getiren isimlerin başında Dunga, efsane geri dörtlü ve kaleci Claudio Taffarel geliyordu. 1998 FIFA Dünya Kupası, Fransa’nın şampiyonluğunda Zidane’ı öne çıkarmıştı. Didier Deschamps ise görünmeyen kahramandı. Arrigo Sacchi’nin Milanı’nda Frank Rijkaard vardı, Arsene Wenger’in Arsenal takımında Patrick Vieira. Felipe Melo, dikkatle dinliyordu bizi. Ancak söz 2000’lerin Los Galacticosu’ndaki Claude Makelele’ye gelince Fransız oyuncuya yapılan haksızlıktan dem vururcasına kafasını sallıyordu. Makelele, uzun süre Raul, Figo, Ronaldo, Morientes, Zidane gibi oyuncuların olduğu takımda savunma ve orta saha arasında bir köprü olmuştu adeta. Ama takımın en az kazanan oyuncularından biriydi. Ve maaşına zam isteği reddedilince Real Madrid’den ayrılmıştı. Makelele sonrasında ise Real Madrid’i ciddi bir kriz bekliyordu. Bu bölgedeki oyuncuların değerinden bahsediyor Felipe Melo de Carvalho. “Büyük sorumluluklar getiren, çok önemli bir pozisyon. Defansif anlamda takımızına her an yardımcı olmanız gerekiyor. Topu kaptığınız anda ise hücum anlamında yaratıcı olmak zorundasınız. Hem fiziksel, hem de artık teknik olarak fark yaratmalısınız. Vereceğiniz bir pasla takımınızı hücuma kaldırabiliyorsunuz. Yaptığınız bir pas hatasında da rakibinizin hücum etmesine, takımınızın saha içinde yerleşemeden yarı sahasında pozisyon görmesine neden olabiliyorsunuz. O yüzden çok önemli bir pozisyon. Kariyerimin ilk bölümünde orta sahada mutlaka bir partner ile beraber oynuyordum. İlk defa Fiorentina’da bu tecrübeyi yaşadım. Orada tek ‘ön libero’ olarak oynadım. Çok uzun süre oynadığım bir bölge değil. Ama zevk aldığım, kendimi iyi hissettiğim bir pozisyon.”
MODERN FUTBOLDA FELIPE MELO
Melo’nun dikkatini çektiği nokta sohbetinizi derinleştiriyor. Değişen orta saha kavramına getiriyoruz konuyu. Sadece kalıplı olmak, kilometrelerce koşmak, yeterli değildi. Çağdaş futbol, zaman içinde Bastian Schweinsteiger ve Xabi Alonso gibi iki önemli örnek çıkarmıştı karşımıza. “Schweinsteiger, kendi futbol karakteristiği olan, oyunun her iki alanında etki yaratabilen, zaman zaman önemli goller atabilen bir oyuncu. Ben de kendisini izlerken keyif alıyorum. Xabi Alonso da her zaman için sahada sorumluluk alan, rakiplerinden ayrılan bir profile sahip” diyerek başlıyor konuşmasına. “Futbol çok değişiyor. Ön liberoda görev yapan oyuncuların sadece fizik gücüyle mücadele etmesi, çok koşması yetmiyor. Mutlaka teknik kapasitenin üst seviyede olması gerekiyor. Dünyadaki iyi ön liberolara baktığınızda, topu oyuna iyi soktuklarını ve teknik anlamda belli bir standardın üzerinde olduklarını, takıma yardım ettiklerini görürsünüz.”Peki, Felipe Melo kendisini yeni futbol modeline alıştırabilmiş miydi? Modern bir orta saha oyuncusu olarak tanımlayabiliyor muydu kendisini? “FIFA, beni son Dünya Kupası’nda en iyi orta saha oyuncularından biri olarak gösterdi. Bu da benim söz konusu değişime ayak uydurabildiğimi gösteriyor olmalı. İleride benim bölgemde oynayacak genç futbolculara da tavsiyem, mutlaka oyun görüşlerini geliştirme yolunu tercih etsinler, sadece fiziksel güç yeterli değil çünkü.”“KAZANMAYA ALIŞTIRILMIŞ ŞEKİLDE BÜYÜDÜM”
Melo, bir oyuncunun, özellikle kendi bölgesinde oynayan bir oyuncunun, sağlam kişiliğe ve oyun karakteristiğine sahip olması gerektiğini vurguluyor. İsyan etmek, sorumluluk almak, hakkını aramak ve kazanmak için sonuna dek savaşmak karakter özelliklerinden birkaçı. “Kişiliğime, karakterime güvenen bir insanım. Bu, saha içine yansıyor. Küçük yaşlardan itibaren kazanmaya alıştırılmış şekilde yetiştim. Hayatıma bu mantaliteyle devam ediyorum. O zamanlarda daha agresiftim. Mağlup olduğum zamanlarda kimseyle konuşmazdım” diyor Brezilyalı. “Hâlâ rakiplerimi yenmeyi istiyorum, kazandığımda bundan büyük keyif alıyorum. Ancak artık kaybettiğimde –yavaş yavaş da olsa– bazı dersler çıkarmayı deniyorum, o mağlubiyetin farklı yönlerini düşünüyorum.”Felipe Melo, daha sonra kendisini pitbull olarak nitelendirdiğini hatırlatıyor. “Pitbull, olumsuz anlamda kabul edilmesin. Pitbull, sürekli mücadele ve en son ana dek savaş anlamına geliyor benim için. Sonuçta her maçta teknik anlamda %100 olamayabilirim. Ama mücadele edeceğimden, çalışacağımdan, asla vazgeçmeyeceğimden herkes emin olabilir. Tüm bunlar aslında birer araç. Asıl amaç takımın başarısı.”EN BÜYÜK HEDEF: BREZİLYA MİLLİ TAKIMI
Kariyerinin en unutulmaz anlarından birini Fiorentina’da oynadığı dönemde Brezilya Milli Takımı’na seçildiği zaman yaşamıştı Melo. Ocak 2010’da FIFA.com’a verdiği röportajda haberi bir arkadaşından duyduğunu, bir anda evinin içinde çığlıklar atarak koştuğunu anlatıyordu. Sıradışı bir arzu olmalı, öyle değil mi? Onaylıyor bizi Melo. “İtalya’da ve İspanya’da oynadım. Milli takım formasını taşımak çok önemlidir bir futbolcu için. Ancak her iki ülkede de Brezilyalı oyuncuların milli takıma gitme isteği kadar büyük bir arzu göremedim. Brezilya’da bir çocuk futbola başlamışsa eğer, onun en ulaşılmaz gibi görünen hayali, Brezilya Milli Takımı’nda oynamaktır. Benim de en büyük hedefim oydu. Ve davet aldığımda adeta rüyalarım gerçek oldu.”Hâlâ aynı amaç için mücadele ettiğini söylüyor Melo: “Tekrar Brezilya Milli Takımı’nın formasını giymeyi çok istiyorum. Orada önemli işler yaptım, 22 maça çıktım, yalnızca bir mağlubiyetim ve bir de beraberliğim var. Kalan maçlarda galibiyet sevinci yaşadım. Milli takıma seçildiğim süreçte sürekli ilk 11’de oynayan, hiçbir maça yedek kulübesinde başlamayan bir oyuncuydum. Bu anlamda, hiç yedek oturmayarak, Brezilya futbol tarihine geçtiğimi düşünüyorum. Galatasaray’da büyük işler yaparak, önemli başarılar elde ederek tekrar Brezilya Milli Takımı’na gitmek istiyorum.”TEKNİK DİREKTÖR OLARAK DUNGA
Brezilya’nın kazandığı her Dünya Kupası’nda orta saha bir kilit isim vardı. Zito (1958, 1962), Clodoaldo (1970) ve Kleberson’un (2002) dışında 1994 yılında bu oyuncu Dunga olmuştu. Felipe Melo, milli takıma Dunga tarafından çağrılmıştı. Modern futbolun ilk “ön libero” oyuncularından Dunga, Brezilya’nın 1994 FIFA Dünya Kupası’ndaki şampiyon kadrosunun önemli isimlerinden biri olmuştu. Dunga, Felipe Melo’yu “Yeni Dunga” olarak görmüş olabilir miydi acaba? “Dunga’nın beni kadroya davet ederek bana o bölgede görev vermesi duyduğu güveni gösteriyor. Brezilya Milli Takımı’nda oynayana dek forma giydiğim takımlarda hemen her maç %80-85 pas oranları yakalamam, gol pasları vermem, goller atmam, Dunga’nın da dikkatini çekmişti. O, takımında iyi işler yapan bir oyuncuyu milli takıma alarak ondan aynı performansı elde etmek istiyordu.” “Bana bu güveni verdi” diyor Felipe Melo. Ve Londra’da, Emirates Stadyumu’nda oynanan ilk maçını anlatıyor. “İtalya’ya karşı oynadım. Önemli bir karşılaşmaydı. O güne kadar İtalya’nın ve Brezilya’nın beşer galibiyeti vardı. Kazanan, öne geçecekti. Milli takım derbisiydi. Biz Londra’da 2-0 kazandık. Takım olarak gayet iyi oynadık. Ben de orada gösterdiğim performansla kalıcı oldum, Konfederasyonlar Kupası’na da çağrıldım.”HOLLANDA MAÇI VE ARJEN ROBBEN
Felipe Melo, Brezilya Milli Takımı’nda daha çok güzel anılara sahipti. Ancak 2010 FIFA Dünya Kupası çeyrek final maçında Hollandalı Arjen Robben’e yaptığı hareketin ardından gördüğü kırmızı kart çok tartışılmıştı. Neler hissetmişti o anda, bir ders çıkarmış mıydı yaşadıklarından, soruyoruz. “Futbolda bu tip olaylar yaşanabiliyor. Tabii ki her zaman doğrular olmuyor. Ama o maçın atmosferinde, geriliminde gerçekleşen bir pozisyon. Öyle bir duruma gelmiştik ki; skorda 2-1 gerideydik, takım olarak beklentiler çok yüksekti. Şampiyonluk için oynuyorduk; ancak bir noktadan sonra yaşadığımız psikolojide maçın artık dönmeyeceğini düşünmeye başlamıştık. Robben de yaptığı çalımlarla biraz konsantrasyon kaybı yaşamamıza neden oldu, ortamı biraz daha gerildi” diye başlıyor.Ve şu sözlerle devam ediyor: “Ben o hareketin doğru olduğunu kesinlikle savunmuyorum. Ama önden önce bir Portekiz maçında Pepe’nin bana sert bir hareketi vardı, sarı kartla geçilmişti. Belki de benim yaptığımdan daha ağır bir fauldü. Tabii bunlar biraz hakemin de yorumuna kalıyor. Önemli olan, o olaydan ders çıkarmaktı. Ve ben kendi payıma düşen kısımdan gerekli dersleri aldığımı düşünüyorum.” Güney Afrika’daki Dünya Kupası’nda takım için faydalı bir oyuncu olduğunu söyleyen Felipe Melo, “Grup maçlarında gol attım. Hollanda maçında Robinho’ya asistim var. Oraya gelene dek takımım için oldukça faydalı bir performansım oldu. Şu anda en büyük amacım o seviyeye gelmek. Kendi kapasitemi biliyorum, özgüvenim sonsuz. Kendime ve Tanrı’ya inancım da öyle” ifadelerini kullanıyor.OMURGA: MUSLERA, UJFALUSI, MELO
Tekrar Galatasaray’a dönüyoruz. Yaz mevsiminde takıma katılan üç önemli oyuncunun, üç hayati bölgede oynadığını hatırlatıyoruz: Fernando Muslera (kale), Tomas Ujfalusi (defans), Felipe Melo (orta saha). Zaman içinde uyum nasıl olacaktı, aralarındaki ortak lisanlar, takımın başarısına katkıda bulunabilir miydi, üstelik Fernando Muslera da sezona iyi bir giriş yapamamıştı. “Muslera, Copa America’da takımını şampiyonluğa taşıyan, çok önemli kurtarışlar yapan, başarılı bir kaleci. Kariyeri ve kalitesi ortada. O’na takım olarak güvenimiz sonsuz. Ujfalusi, çok tecrübeli bir oyuncu. Karabükspor maçına Galatasaray kaptanı olarak çıktı. Bu, kendisinin sahip olduğu deneyimi anlayabilmek, herkesin O’na ne kadar güvendiğini anlatabilmek adına önemli bir örnek. Üç pozisyonda da önemli oyuncuların olması büyük avantaj” şeklinde konuşuyor Felipe Melo. Ayrıca ortak dillerinin İspanyolca olduğunu, İtalyanca anlaşabildiklerini, ancak saha içine girildiğinde futbolun ortak dilini konuştuklarını anlatıyor.SORUMLULUK VE 10 NUMARALI FORMA
Sezon başında 4 numaralı formayla mücadele edeceğini açıklayan Felipe Melo, sezona 10 numarayla başladı. O sürecin nasıl geliştiğini soruyoruz, anlatıyor. “Arda’nın gitmesinden sonra böyle bir talebim oldu. Ancak kesinlikler herhangi bir baskım yoktu. Ardından bir süre geçti. Hatta 10 numarayı aldığımı bir arkadaşımdan öğrendim. İnternette görmüş, bana haber verdi. Benim için de sürprizdi. Bir numara takıntım yok aslında, 4 numarayla da oynarsınız, 5 numarayla da, önemli olduğunu düşünmüyorum.” Ardından ekliyor: “Geçtiğimiz sezon, biliyorsunuz, Lassana Diarra Real Madrid’de 10 numarayı giydi. Önemli olan saha içindeki performans.”Felipe Melo de Carvalho, sohbetimizin son bölümünde ise Galatasaray taraftarlarına karşı duyduğu hayranlığı anlatıyor. “Beni inanılmaz motive eden bir topluluk. Flamengo’da yetiştiğim için küçük yaşlarda buna alışıktım. Onlar da Galatasaray taraftarı gibi takımını 90 dakika boyunca destekleyen, onu sürekli ileri götüren bir gruptu. Ama Galatasaray’ın sahip olduğu taraftar topluluğuna ne Juventus’ta ne de Avrupa’da oynadığım herhangi bir takımda rast geldim. Beni farklı bir havaya sokuyorlar. Galatasaray taraftarının bana verdiği destekle maç içinde tekmeye kafa atasım, çimi ısırasım, yiyesim geliyor.”
http://www.galatasaray.org/gsdergi/roportajlar/haber/11770.php



