Tuesday, December 25, 2012

Safiye Sultan Nargile Cafe

İsminden hareketle saraylı bir hanımın inşa ettirdiği eski bir yapı olduğunu düşünmeyin. Eski olmasına eski ama orası eski bir sinagog. Esher Sinagogu. Haliç"in kıyısına inşa edilen ve bir rivayete göre gizli bir tünelle Hasköy"ün iç mahallerine bağlı olduğu iddia edilen yapı, 1912 tarihli Annuaire Oriantale yıllığında Hasköy"de mevcut sinagogların arasında adı geçiyor ve burada görevli haham olarak da Nesim Eskenazi gözüküyor. Hahambaşılık arşivlerindeki 28 Temmuz 1948 tarihli bir rapordan anlaşıldığına göre 1940"lı yıllarda muhtemelen Hasköy yöneticilerinden bir kişi tarafından zift deposu olarak kullanılmak üzere Suphi adında bir şahsa devredilmiş, daha sonra da başkasına devredilerek dökümhane olarak kullanılmış. Haliç sahil düzenlemesi sırasında etrafındaki binalar yıkılmış, ancak sinagog kalıntısı son dakikada tarihi eser sayılarak tek başına korunmaya alınabilmiş. Bina Hasköy"de özellikle 19. yy"da meydana gelen sayısız yangından kurtulabilmeyi başarmış. Restorasyon öncesi görüntüler dört duvardan ibaret. Ancak bugün bambaşka bir isimle ve bambaşka bir hüviyetle karşımızda. Artık orası bir cafe. Uzun bir restorasyon çalışması sonrası yaklaşık 300 bin dolar harcanarak, aslına uygun olarak restore edilmiş. Mekanın ortaklarından Cengiz Özelli otantikliğin korunması için kiremitlerin Çanakkale"den getirildiğini, taşların ise İstanbul Üniversitesi"nin kendi binalarının restorasyonunda kullandığı taşların arta kalanlarından derlendiğini söylüyor. Bu çalışmalar yapılırken Kadir Topbaş"ın yakın ilgisini görmüşler. Haliç"in hemen kenarında olması (Rahmi Koç Müzesi"nden 200 metre ileride), küçük pencerelerinden içeriye sızan ışık, böylesi mekanlara özgü otantik hava ve pek çok başka nedenle cazip bir yer burası. İçki yok, hafta sonları canlı müzik yapılıyor. Sahipleri, meşru dairede eğlenilebileceğini göstermek istiyorlar. Yapının bir zamanlar zift odası ve dökümhane olarak da kullanılmasına rağmen eski bir mabet olması, içkisizlik tercihini daha saygın kılıyor. Az da olsa bazı akşamlar fasıl düzenleniyor. İstanbul"da yeni açılan her mekanda görülebileceği gibi burada da nargile var. Safiye Sultan"ın şefi Cemal Sönmez"in ifadeleriyle burası yakın bir zamanda beş yıldızlı otel kıvamında bir konforu da sunacak. İlgili makamlardan izin alabilirlerse Osmanlı mutfağı ağırlıklı bir restoran bölümü olacak. Cemal Sönmez, Maçka ve Hilton otelinde, Yeniköy Antakya Mutfağı"nda çalışmış. Daha iki aydır hizmette olduklarını, pek çok sürpriz yapacaklarını söylüyor.

Erdoğan hangi padişaha özeniyor?

Washington Times gazetesi, Erdoğan’ı, iç ve dış politikadaki icraatlarından yola çıkarak dört Osmanlı padişahına benzettiği bir yazı kaleme aldı. Gazete Erdoğan için “Osmanlı’nın ateşli bir hayranı” nitelemesinde bulunurken, Erdoğan’ın ODTÜ’de estirdiği polis terörüne de değindi.

Erd-padisah_0

ABD'de yayımlanan Washington Times gazetesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı dört Osmanlı padişahına benzettiği bir yazı kaleme aldı.

Gazete, ABD’nin, on yılı aşkın bir süredir “demokrasi ve ılımlı İslam modeli” olarak Erdoğan liderliğindeki İslamcı AKP’ye destek verdiğini belirtirken, “Arap Baharı” sürecinde Erdoğan’ın, ABD’nin “yumuşak gücünün bir uzantısı” olarak Libya, Mısır ve Tunus’a gittiğini ve buradaki “çiçeği burnunda” yönetimlere “Türk tipi İslamcı demokrasiyi” benimsemeleri çağrısında bulunduğuna dikkat çekti.

Osmanlılar mı dönüyor?
Erdoğan ve danışmanları için “Osmanlı’nın ateşli bir hayranı” nitelemesinde bulunan gazete, Osmanlıcılıkla birleşen dış politika stratejisinin, Erdoğan hükümetinin Osmanlı’nın bölgedeki eski etkisine benzer bir nüfuzu yeniden elde etme girişimi olarak değerlendirdi.

Gazete, padişahlık arayışı içinde olan Erdoğan için “Erdoğan hangi Osmanlı padişahını taklit etmeye çalışıyor?” diye sordu. Gazete Erdoğan’ın "taklit etmeye çalıştığı" padişahları ve nedenlerini şu şekilde sıraladı:

Sultan Bayezid mi?
Bayezid’in 1485 yılında matbaayı yasaklayan bir kararname yayınladığını belirten gazete, Erdoğan’ın iktidarı döneminde de basın özgürlüğüne karşı “bir terör kampanyası” yürütüldüğünü ve Türkiye’nin dünyada en çok gazetecinin hapis yattığı ülke olduğunu söyledi. Gazete, “AKP muhalifleri acımasız bir şekilde bastırdı ve kamusal alanda görüşlerini dile getiren siyasi rakiplerini hapishanelerde çürümeyle tehdit etti” diye yazdı.

Sultan Abdülhamit mi?
Gazetenin Erdoğan’ı benzettiği başka bir padişah ise Abdülhamit oldu. 1880 yılında Abdülhamit’in, Şeyh Ubeydullah’ın çağrılarına olumlu yanıt vererek, Kürtlerin kısmi bir otonom kazandığını ifade eden gazete, Osmanlının mutlak kontrolü sağlamsından sonra bundan vazgeçtiğini ifade etti.

AKP’nin Kürt açılımının da bundan çok farklı olmadığını belirten gazete, “Kürtler Türklerin yüceliğine beklediği gibi yanıt vermeyince Erdoğan da demirden çizme giyen Abdülhamit’in ayak izinden gitti” diye yazdı.

Sultan Mahmud mu?
Mahmud’un 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kapattığını ifade eden gazete, Erdoğan hükümetinin Ergenekon ve Balyoz gibi “kitlesel davalarla” içinde yüzlerce üst düzey askerin de olduğu siyasi rakiplerini tasfiye ettiğini yazdı.

Sultan Selim mi?
Orduyu reforme etmeye çalışan 3. Selim’in girişiminin geri teptiğini ve iki ay sonra suikast sonucu öldürüldüğünü belirten gazete, “insan haklarını açıkça hiçe sayan uygulamalar, Erdoğan’ın felaket nedeni olabilir” dedi.

Geçen hafta Erdoğan’ın ODTÜ ziyaretinde yaşattığı polis terörüne de dikkat çeken gazete, “Erdoğan kendisini tehdit altında hissetmiş olacak ki, İslamcı hükümetlere karşı muhalif tavrıyla bilinen ODTÜ’ye 2500 polis, 20 zırhlı ve 105 koruma aracıyla gitti” dedi. Gazete, olayın çok kısa bir sürede sosyal medya üzerinden “Ferman padişahın, üniversiteler bizimdir” sloganıyla tüm dünyaya yayıldığını belirtti.

(soL- Dış Haberler)

Monday, December 17, 2012

Galatasaray-Besiktas Tekerlekli Basketbol macini bir de buradan okuyun..

Gsbasket'ten Ernoyan Çavdar isimli arkadaşımızın yazısını buraya aktarayım.Kendisi bugün salondaymış ve olayları birebir şekilde anlatıyor. Branş ayırt etmeksizin derbi günleri güne farklı uyanır insan. Benzer duygularla uyandım ben de. Sabah gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey Engelsiz Aslanlar'ın bugün yeni sezonda ilk defa taraftarının önüne çıkacağı oldu. Üstelik bu bir derbi maçıydı, geçen sene olduğu gibi! Takımımız sezonu Japonya'da kazandığı kupa ile görkemli şekilde açmıştı. Türkiye'ye döndüğünde Yalova'da şampiyonlara layık biçimde ağırlanmıştı! Hem Yalovalılar, hem de takımımızı orada yalnız bırakmayan taraftarlarımız baş roldeydi. İnsan ister istemez İstanbul'da da benzer bir tablo bekliyor. Aslanlarımız da haliyle bu beklenti içerisinde başlamışlardır güne. Bende ise aksine büyük bir umutsuzluk hakimdi. Galatasaray taraftarı bu önemli günde takımı yalnız bırakacaktı. Maalesef öyle de oldu. Salona adım attığımda henüz Beşiktaş taraftarları teşrif etmemişlerdi. Salonda toplasanız 10 kişi var ya da yoktu. Anlaşılan durum beklentilerimden de vahim olacaktı. "Belki maç saatine doğru gelenler olur." diye beklemeye başladım. Tribünde otururken eski maçları düşünmeye başladım. Özellikle Beşiktaş ile oynadıklarımızı... Sonra aklıma birden geçen sene oynanan maç geldi. Beşiktaşlı ve engelli olduğu iddia edilen bir vatandaşımızın Galatasaray taraftarları tarafından bıçaklandığı dedikodusu türemişti. Doğrulandı mı yalanlandı mı anımsayamadım. Aklımda söylenti olarak kalmış olsa da bir yandan da tam olarak hatırlayamamanın vermiş olduğu huzursuzluk kapladı içimi. İşte tam o an Beşiktaşlı taraftarlar büyük bir gürültüyle içeri girdiler. Bu taraftarların büyük çoğunluğu, belki tamamı, dışarıda içki tüketiyorlardı. Salona girmeden gözlemlemiştim. Kısacası, büyük çoğunluğu sarhoş olan bir kitleden bahsediyoruz. Olay çıkarmaya geldikleri belliydi. Kim tarafından, nasıl organize edilmişlerdi? Basketbol takımlarının Euroleague maçlarında toplasan o kadar seyirciye oynayan bir kulübün taraftarları nasıl oldu da Türkiye'de popülaritesi sorgulanan bir branştaki maça bu kadar kalabalık gelmişlerdi? Kendimce iki cevap buldum. 1) Geçen sene yaşandığı iddia edilen o olayın rövanşı alınmak isteniyordu. 2) Yönetimleri organize etmişti. Cevap: Bence hepsi. Beşiktaşlıların salona gelişi kendimi geçtim, takım üzerinde çok büyük bir moral bozukluğu yarattı. Tabii ki moral bozukluğunun temel sebebi ev sahibi olduğumuz bir maçta deplasman havasını yaşıyor olmak da bu moral bozukluğunda büyük etken oldu. Herkesin bir isyanı vardı. "Bir deplasman maçı" daha yapacaktık. Derken ilk seans başladı. Salona gelen Beşiktaş taraftarı galiz küfürlerle tezahürata başladılar. Nefret dolu söylemlerin özellikle bu branşta salonlara yakışmadığını geçtim, herhangi bir şekilde hayatın herhangi bir noktasına yakışmıyor. Belli ki orada bulunanlar olay çıkarmayı zaten kafalarına koymuşlar ve bahane arıyorlar. Şaşırdım mı? Elbette hayır. Zira bunu ilk kez yapmıyorlar. Deplasmanda oynanılan her maçta benzer tablolar, özellikle nefret içeren davranışlar, gözlemleniyor. Aslanlarımızın yanında olmak isteyen 3-5 taraftarımızın takım otobüsüyle güç bela salondan çıktığı günleri de unutmuyoruz. Neyse, ilk seansa devam edelim. Yıldız Teknik'ten olduğunu tahmin ettiğim arkadaşlar salona geldiler. Yaptıkları tek şey pankartları asmaktı. "Peşindeyiz" pankartı asılmaya çalışıldığında 2-3 Beşiktaşlının bir anda sahaya girdiklerini gördüm. Pankartı çocukların ellerinden almaya çalışıyorlardı. Vermedi bizimkiler. Pankart namus netice itibariyle. Direnince saldırdılar. Onlar saldırınca tüm Beşiktaş tribünü bir anda sahaya indi. Şimdi soruyorum: Provokasyon var mı? Küfür içeren bir pankart mı? Kim provoke etmiş? Beşiktaş taraftarı neden ve ne için o çocuklara saldırdı? Neden birkaçı sporcuların üzerine yürümeye çalıştı da sonra vazgeçirildi? Bütün Beşiktaş taraftarı çocukların üzerine yürüyünce yüzlerinde ufak tefek darp izleri oluştu haliyle. O arada Sedat Hoca tüm takımı içeri çekti. O ara Beşiktaş taraftarlarından bir tanesi de bana sataşmaya çalıştı ama karşılık vermedim. Ne olur ne olmaz diyerek ben de içeri geçtim. Oyuncularımızın sinirlerini ve moral bozukluklarını yüzlerinden okumak mümkündü. Muhtemelen orada kendilerini sahipsiz hissettiler. Taraftarımız yok denecek kadar az, Beşiktaşlılar zıvanadan çıkmış durumdalar... Ne desek boş. Olayların ardından Sedat Hoca ve takımımızın yetkilileri olayların daha da büyümesini engelleme adına TBESF temsilcileriyle görüşmeler yaptılar. Beşiktaş taraftarının salonda bulunmasının sıkıntı yaratacağı, ilerleyen dönemde çok daha büyük olaylarla karşılaşılmasının çok muhtemel olduğu iletildi. Yukarıda yazdığım olayları yapan Beşiktaş taraftarından da, bu olayları ödetmek için kendilerine haber gönderilen Galatasaray taraftarından da beklenilebilir bir durumdu. Anlatıldı. Anlatılmaya çalışıldı ama alınan cevap komediden de öteydi "Alışırlar." Bu zihniyet bir olay çıkmayacağını söylüyor ve optimist bir bakış açısıyla iki tarafında maç içerisinde sakinleşeceğini düşünüyordu. Hangi akla hizmet bu düşünce kafasında oluştu bilinmez ama bu tarz olayların öncü olduğunu göremeyecek kadar olaydan kopuk olduğu kesin. Doğal olarak yetkililer ikna edilemedi. 3-5 olan polis sayısı biraz artırılarak olayın çözüme kavuşacağı düşünüldü ve maç bu gergin ortamda başladı. Keşke tamamlanabilseydi... İki takım da oynanan 13-14 dakikalık süreçte oldukça iyi bir basketbol ortaya koydular. Tekerlekli sandalye basketbolunu Türkiye'de bu denli üst düzey seyretmenin keyfini 5 sayılık farklı süslemişken, ki fark daha da açılacağa benziyordu, olanlar oldu... Hiç sektirmeden anlatacağım. Yalnızca isim vermeyeceğim. Salonda olan herkes olayları bu şekilde doğrulayacaktır. Çekim de yapılıyordu. İsteyen açar, bakar. Salona sonradan giren ufak bir grup Galatasaray taraftarı karşıda duran Beşiktaş taraftarına "Dışarıya..." işaretini yaptı ve o tarafa doğru yöneldi. Bunu gören Beşiktaş taraftarı da merdivenlere doğru gitmeye çalıştı ama ne olduysa bir anda tribüne püskürüldüler. Arka tarafta ne oldu bilmiyorum ama karşılıklı bir şeyler fırlatılmış. Dışarı çıkanlar elbette olmuştur. Olayın o kısmına dair hiçbir bilgim yok. Tribüne püskürtülen Beşiktaş taraftarı cam, demir, plastik, ellerine ne geçtiyse kırdılar ve bizim taraftarımızın bulunduğu yere doğru fırlattılar. O taraftan da karşılık geldi elbette. Kendilerine atılanları iade ettiler. Arada kalan kadınların ve çocukların durumu malumunuz... Üstelik orada sporcularımızın ve teknik ekibimizin de aileleri bulunuyordu... Bir şekilde onlar oradan tahliye edildi ama olaylar dinmek bilmedi. Polis müdahalesi kaçınılmaz hal alınca, biber gazı da kaçınılmaz oluyor. Ortalık toz duman, içeride nefes almak zor... Daha ne olsun? O arada sporcuların üzerine gelen maddeler de oldu. Bizzat bir Beşiktaş taraftarının Özgür'ün üzerine fırlattığı yabancı cismi unutmamak lazım. Beşiktaşlı taraftarların karşıya atmaya çalıştıkları cisimlerin kendi sporcularının üzerine geldiğini de... Özellikle koltukların... İzleyiniz: Galatasaray-Besiktas macinda cikan olaylardan... - YouTube Gerisini zaten biliyorsunuz. Maç tehir edildi. Yaralananlar oldu. Gerçekten bu sporu izlemek ve icra etmek için o salonda bulunanların hepsi madur oldu. Şimdi geliyoruz esas noktaya. Aralarda bazı soruları sıkıştırdık ama ayrı yazmakta fayda var. 1) Erkek basketbol takımının Euroleague maçına bile ancak bu oranda gidebilen Beşiktaş taraftarı nasıl oldu da popüler olmayan bir branşın maçına bu denli ilgi gösterdi? Kim organize etti? 2) Olayların büyüyeceğini öngören takım yetkililerimizin önerileri neden dikkate alınmadı? Federasyon yetkilileri neden bile bile lades dediler? 3) Derbi maçında salonda 3-5 polis bulundurmak nasıl mümkün olabiliyor? Polis o kadar azınlıktayken doğal olarak ilk olaylara müdahale edemezdi. Peki alkollü taraftarı neden içeri aldılar? Üzerlerini neden aramadılar? Bu insanlar muhtemelen kesici, delici alet de taşıyorlardı yanlarında. Ya sporculardan bir tanesi zarar görseydi? Ya oradaki herhangi bir insan salon içerisinde zarar görseydi? Daha sonra gelen takviye kuvvete ne demeli? Salon içerisinde biber gazı sıkılır mı? 4) Gelelim büyük Galatasaray taraftarına. Bu takımın yalnız bırakıldığı yetmedi mi? Yalnız oldukları sadece olay çıktığı zaman mı akıllara gelecek? Kimseye tribün adabı öğretecek değilim, o denli hakim de değilim ama bu kadar başarılı olmuş bir branşın salonlarda yalnız bırakılması içime sinmiyor. Diğer branşların maçları olduğunda az sayıda taraftar olması anlaşılabilir ancak Ahmet Cömert gibi ufak bir salona 200-300 kişi sokamıyorsak yazıklar olsun. Sporcularımızın morallerini o denli bozmaya hiçbirimizin hakkı yok. Üstelik onlar bize o kadar sevinç yaşatmışken... 5) İnsanların tekerlekli sandalyelerini, koltuk değneklerini savaş aleti olarak kullanan zavallılar... Hangi zorluklarda onların elde edildiğinin farkında mısınız? İnsan bile olmadığınızın farkında mısınız? Başka sözüm yok. 6) Gelelim televizyonda açıklama yapan Beşiktaş yetkilisine: https://www.youtube.com/watch?featur...v=cXriIoXqi0c#! Olayların iç yüzünü bilmeden insanları suçlamak da neyin nesi? Gerçi sahada her şeye şahit olup, hala daha bizi suçlayabilen insanlarla bir arada olmanız (Belki de o sizdiniz.) bu durumu olağan hale getiriyor. "Profesyoneller" olarak bahsettiğiniz Sedat Hoca'nın, Abdurrahman Bey'in olayların yatışması adına nasıl çaba gösterdiklerini görmüyorsanız bir şey diyemiyorum. Neymiş, skor odaklılık varmış. Daha rahat kazanmak adına Beşiktaş taraftarına istemiyormuşuz. Şimdi şımarıklık olacak ama beyefendi Beşiktaş taraftarı varken de 40 sayılık farkla kazandık. Olay Beşiktaşlıların skora etkisi değil, çıkabilecek olaylar ile insanların canlarının yanmasının engellenmesiydi. Tabii siz bunu ne kadar önemsediniz? Bir de üzerine provokasyon olduğunu söylüyorsunuz. Söyleyin, bu mu provokasyon. Bu denli at gözlüğü ile bakmayınız. 7) Gelelim kendi yöneticilerimize. Sizler de bu takımı sahipsiz bırakıyorsunuz. Braga maçı, o maçı, bu maçı anlayış gösteriliyor ama bir yere kadar... Derbi haftasıyken taraftarı organize edecek bir hareket düzenlenemez miydi? Beşiktaşlıların salona girişi çok önceden TBESF, GSGM ve İl Güvenlik Kurulu ile konuşulup engellenemez miydi? Neden her şey başımıza gelen kötü olaylardan sonra aklınıza geliyor? Hoş, aklınıza gelecek mi? O da soru işareti... İkinci yarı Akatlar'da göreceğiz. Bir soru da ultrAslan'a. Her şey kareografi mi? Fenerbahçe'ye her şeyinizle odaklanmak zorunda mısınız? Neden sizden bir organizasyon çağrısı gelmedi? Foruma girdiğimde maç duyurusu bile yoktu. Kusura bakmayınız. Bu olayların başlangıcında sizin de sorumluluğunuz var. Bu takımı yalnız bırakmasaydınız o insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya salona giremeyeceklerdi. Sınıfta kaldınız, kusura bakmayın. 9) Sevgili klavye taraftarları, bir sözüm de sizlere. Kusura bakmayınız, tivitir, feysbuk üzerinden resim/video paylaşmakla, iki satır küfür etmekle olmuyor bu işler. Sizleri salonlarda takımlarımızın yanında görmek isteriz. (İmkanı olmayıp da gelemeyenleri tenzih ediyorum.) Soracak, sorgulanacak çok şey var. Bu işin Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı yok. Ortada çok büyük bir ayıp var. İnsanların canları yandı. Mutlu musunuz?

Wednesday, December 12, 2012

Bu Israili

Kıbrıs Rum kesimini ziyaret eden Filistin lideri Mahmud Abbas, Kıbrıs sorununda Rum tezlerini desteklediklerini açıkladı. Rum Yönetimi ise, Filistin’de temsilcilik açma kararı aldı. BUNU UNUTTUK! xxx BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, İsrail ve ABD’ye Filistin konusunda sert mesajlar vererek, “Bu İsrail’i iyi tanıyalım. Bunlarda her oyun var. BM kararını kabul etsen ne etmesen ne, bundan sonra farklı olacak, oyun bu şekilde devam etmez” dedi.Filistin Büyükelçiliği, Filistin’in BM’de gözlemci devlet statüsü kazanması nedeniyle Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ve Başbakan Tayyip Erdoğan onuruna akşam yemeği verdi.Yemekte Filistin’in Ankara Büyükelçisi Nebil Maruf tarafından, “İsrail’e ‘one minute’ diyen lider” anonsuyla kürsüye davet edilen Erdoğan şunları söyledi: KABUL ETMESEN NE YAZAR “BM İsrail’in nükleer çalışmalarını denetim konusunda karar aldı. İsrail bu kararı tanımadığını söyledi. Bu ne demektir? Ey İsrail kendine gel. Ha İsrail demiş ki ben bunu kabul etmiyorum. Kabul etsen ne yazar etmesen ne yazar. Bundan sonraki değerlendirme çok daha farklı olacak. Ey Peres sen bir zamanlar bana ‘bu topraklarda Türkiye olarak konut yapımında başarılısın. Filistinlilere konut yapma konusunda siz bilginizi temin edin ben de parayı temin edeyim burada Filistinlilere konut yapalım’ diyen değil miydin ya? Şimdi cumhurbaşkanı olunca mı değişti bu? Ama bu İsrail akşam başka sabah başka. Bunları iyi tanıyalım. Bunlarda her oyun var. Son olarak İsrail yönetimi Doğu Kudüs ve Batı Şeri’da toplam 3 bin konut inşa edilmesine onay verdi. İki devletli çözüm vizyonunu tehlikeye atacak şekilde imar planını ilerletme kararı aldı. ŞİMDİ NE OLDU Buradan Amerikalı dostlarımıza da sesleniyorum. 2 devletli sistemi isteyen siz değil miydiniz? Şimdi ne oldu da Filistin’in devlet olmasına karşı durdunuz? Bunu anlamak mümkün değil. 1 yıl önce ‘önümüzdeki yıl BM’de Filistin’in bayrağını göreceksiniz’ derken öbür yıl orada bir manevra yapıyor. Ben kendilerine söylediğim için rahat söylüyorum. Bunlar bizzat yüzlerine söylenmiştir. VİCDAN BORCU İşimiz henüz bitmiş değil. Uluslararası toplum Filistinlilere yönelik vicdani, hukuki, siyasi borcunu ancak Filistin BM’ye tam üye olarak kabul edildiği gün ödemiş olacaktır. Türkiye olarak bize inanan ve güvenen dostlarımızla birlikte Filistin’in tam üyelik başvurusunun bir an önce olumlu şekilde sonuçlanması için gayret göstermeye devam edeceğiz. KALICI BARIŞ İÇİN FİLİSTİN KURULMALI Filistin’in devlet olarak tanınmasıyla atılan bu adım sonrasında artık bölgede kalıcı bir barışın tesis edilmesinin zamanının geldiğine inanıyorum. Bunun yolu öncelikle Filistin halkına uygulanan baskılara son verilmesinden ve 1967 sınırları içinde başkenti Kudüs olan bağımsız Filistin’in kurulmasından geçiyor. DÜNYA İSRAİL’DEN UZLAŞMA İSTİYOR Uzlaşmaz politikalarıyla barışı yok eden İsrail’in bölgenin eski bölge olmadığını, oyunun bu şekilde devam edemeyeceğini anlaması gerekiyor. Şartlar eski şartlar değil. Bölgemizde tarihi değişimler yaşanıyor. İsrail barış istiyorsa bu değişimi doğru biçimde değerlendirmeli. Tüm dünya İsrail’den yapıcı ve uzlaşmacı bir tavır ortaya koymasını bekliyor. Son günlerde gerçekleşen iki oylama çok önemlidir.

Gunun sozu

Gunun sozu Aydemir Akbas'tan: “Cahil toplumlarda demokrasi olabileceğine inanmıyorum. Dörtte üçü zır cahil olan bir ülkede hangi demokrasiden bahsediyorsun? Siyasi partilerin içinde demokrasi var mı ki memlekette olsun? Benim milletvekilim yok, parti başkanının seçtiği milletvekili var. Haydi söyle bunun neresi demokrasi? Çaktırmadan faşist miyiz? Ben asker faşisti, sivil faşiste tercih ederim. Apolet kendini inkar edemez ama sivil faşist kendini inkar eder çünkü üniforması yoktur. Askeri faşizm gidicidir, sivil kalıcıdır.”

Saturday, June 9, 2012

"Ateistten kimseye fayda gelmez"

Normal 0 false false false EN-US JA X-NONE

IIsaac Asimov (1920-1992): Yazar ve biyokimyacı.

 

Peter Atkins (1940-):Oxford'ta kimya profesörü.

 

Julius Axelrod (1912-2004): Nobel Ödülü sahibi biyokimyacı.

 

Patrick Blackett (1897-1974): Nobel Ödülü sahibi fizikçi.

 

Subrahmanyan Chandrasekhar (1910-1995): Nobel Ödülü sahibi astrofizikçi.

 

Noam Chomsky (1928-): Dilbilimci.

 

Francis Crick (1916-2004): DNA moleküllerini bulan kişi.  Nobel Ödülü sahibi moleküler biyolog ve fizikçi.

 

Marie Curie (1867-1934): İki Nobel Ödülü sahibi kimyager.

 

Richard Dawkins (1941-): Zoolog, biyolog, Oxford'ta profesör.

 

Thomas Alva Edison (1847-1931): Mucit.

 

Albert Einstein (1879-1955): Nobel Ödülü sahibi fizikçi.

 

Richard Feynman (1918-1988): 1965 Nobel Ödülü sahibi fizikçi.

 

Sigmund Freud (1856-1939): Psikanalizin kurucusu, psikolog.

 

Erich Fromm (1900-1980): Sosyal psikoloji uzmanı, filozof.

 

Vitaly Ginzburg (1916- 2009): 2003 Nobel Ödülü sahibi fizikçi.

 

Stephen Hawking: (1942-) Fizikçi ve evren bilimci.

 

Sir Julian Huxley (1887-1975): Evrimci biyolog.

 

Steve Jones (1944-): Genetik profesörü.

 

Harold Kroto (1939-): 1996 Nobel Ödülü sahibi kimyacı.

 

Alfred Kinsey (1894-1956): Biyolog, zooloji profesörü.

 

Richard Leakey (1944-): Paleontolog, arkeolog ve çevreci.

 

John Leslie (1766-1832): Matematikçi ve fizikçi.

 

John Maynard Smith (1920-2004): Evrim biyoloğu ve genetikçi.

 

Ernst Mayr (1904-2005): Taxonomist, kâşif, bilim tarihçisi, doğacı.

 

Peter Medawar (1915-1987): Nobel Ödülü sahibi psikolog.

 

Jeff Medkeff (1968-2008): Astronomi bilgini.

 

Peter D.  Mitchell (1920-1992): 1978 Nobel Ödülü sahibi biyokimyacı.

 

Jacques Monod (1910-1976): 1965 Nobel Ödülü sahibi biyolog.

 

Fritz Müller (1821-1897): Evrim teorisyenlerinden, biyolog.

 

Hermann Joseph Muller (1890-1967): 1946 Nobel Ödülü sahibi genetikçi.

 

Linus Pauling (1901-1994): 1954'te kimya, 1962'de barış olmak üzere iki kez Nobel kazanan kimyacı.

 

Ivan Pavlov (1849-1936): Nobel Ödülü sahibi fizyolog, psikolog ve hekim.

 

Richard J.  Roberts (1943-): 1993 Nobel Ödülü sahibi biyokimyacı.

 

Carl Sagan (1934-1996): Astronomi bilgini.

 

Amartya Kumar Sen (1933-): 1998 Nobel Ödülü sahibi ekonomist.

 

Michael Smith (1932-2000): 1993 Nobel Ödülü sahibi biyokimyacı.

 

Richard Stallman (1953-): Aktivist, hacker, yazılım uzmanı.

 

Raymond Tallis (1946-): Filozof.

 

Gherman Titov (1935-2000): Dünya yörüngesine çıkan ikinci insan...

 

Linus Torvalds (1969-): Yazılım mühendisi.  Linux işletim sisteminin çekirdeğini yazan kişi.

 

Alan Turing (1912-1954): Matematikçi.  Modern bilgisayar biliminin kurucusu...

 

James D.  Watson (1928-): DNA yapısı hakkında yaptığı çalışmalarla 1962 Nobel Ödülü'nün sahibi.

 

Steven Weinberg (1933-): 1979 Nobel Ödülü sahibi fizikçi.

 

David Sloan Wilson (1949-): Evrim biyoloğu.

 

Steve Wozniak (1950-): Bilgisayar mühendisi.  Apple Computer'ın iki kurucusundan biri.

 

 

 

Bunlar, insanlığa büyük katkıda bulunan bilim insanlarından bazıları...

 

 

Marlon Brando, Jodie Foster, Angelina Jolie, Bruce Lee, Jack Nicholson gibi dünyaca ünlü film yıldızlarını, Bill Gates gibi binlerce dâhiyi, Ernest Hemingway gibi bir o kadar yazarı da ekleyin bu listeye...

 

Ortak özellikleri ne biliyor musunuz?

 

Ateist olmaları...

 

Hayır hayır... Ateizmi övmek falan değil amacım! AKP Milletvekili Özcan Ulupınar, memleketinde bir camiyi açarken yaptığı konuşmada, sözü Meclis'teki '4+4+4' teklifine ve "dindar gençlik ideali"ne getirmiş, "Ateistten kimseye fayda gelmez" demiş de...

 

Kırdığı potu görsün istedim! Üstelik bu listeyi, bu sütunlara sığdırabilmek için "insanlığa yararlı işler yapmış" milyonlarca kişiyi dışarıda bırakmak zorunda kaldım! Evet; bunca ateist, hayatlarında bir kez bile cami ya da kilise açmadı!

 

Ne kadar "Faydasızlar" değil mi?

 

Siz insanları, insanlığa yaptıkları katkılarla değil de dilleriyle, dinleriyle, ırklarıyla, cinsiyetleriyle değerlendirirseniz, gözünüz kararır ve işte böyle büyük potlar kırarsınız...

 

Thursday, March 29, 2012

Yargı'daki büyük anlayış farkı!

İngiliz hakimin kararı, 13-15 yaşında tecavüze uğrayan kızlarımıza 'kendi rızası vardı' diyen hukukçularımıza hukuk dersi niteliğinde... İleri demokrasi budur, dindar nesil olmazsa tinerci mi olsunlar demek değil.

İngiliz yargıç, İngiltere'de gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama, 7 yıl, 7 gün hapis verince, şaşıran gazeteciler sormuşlar: 'Adam kıza elini bile süremedi. Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de adamı yakaladılar. Bu 7 yıl, 7 gün çok değil mi?' Yargıcın yanıtı hukuk tarihine geçecek düzeydedir: 'Kızı korkutmanın karşılığı 7 gündür. 7 yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır.'

Wednesday, February 1, 2012

General Turganko, Mehmet Ağar ve Metin Kurt...

Galatasaray Kulübü, Spor Emek-Sen Genel Başkanı Metin Kurt'un "Franco-Turgan" veya "General Turganko" diye andığı Turgan Ece'ye "efsane" diyerek ödül verdi, "futbolda temizlik" toplantısına delege diye Mehmet Ağar'ı gönderdi. Radikal gazetesinden Uğur Vardan, bu denklemi inceledi.

Uğur Vardan'ın yazısının ilgili kısmı şöyle:

Onun lakabı, kanatlarda çizgiye yakın oynadığı için ‘Çizgi Metin’di. Ama sahadaki ve hayattaki duruşu daha çok ‘Çizgi dışı’ydı. Futbolculuğunda da sonrasında da... Hep emeğin yanındaydı, hem kendisinin hem de takım arkadaşlarının haklarını savundu, başkaldırdı, sistemle barışık kalmadı ama nihayetinde egemenler ‘Takımdan ayrı düz koşu’ya zorladılar onu. Hafta içi oynanan Galatasaray-Ankaragücü karşılaşması dolayısıyla bizim Bağış (Erten), maç yazısında Metin Kurt’un yalnızlığına, Kesmeşeker’in şarkısı vasıtasıyla vurgu yaptı. Çünkü o maç öncesinde Kurt’un, zamanında kulüple ve de oyunla ilişkisini soğutan adama, Turgan Ece’ye Galatasaray kulübü ‘Efsaneler anılıyor’ organizasyonu dolayısıyla plaket vermişti. Kurt’un bir söyleşisinde, “Franco-Turgan, bizim deyişimizle faşist General Turganko” diye hatırlattığı kişiye yani...

Şike soruşturmasının en başından bu yana en doğru adımları attığı için alkışladığımız ‘Ünal Aysal yönetimi’, son bir haftada içeride dışarıda ne çok puan dağıttı öyle. Malum, ‘Futboldaki temizliği korumak adına’ yani ‘58. madde değişmesin’ diye gidilen Ankara’daki kongreye götürülen delegelerden biri de Mehmet Ağar’dı. Peşi sıra o gece çıkılan ‘32. Gün’de, alt tarafı ‘TT Arena’nın yolları yapılsın’ diye iktidara hoş görünme çabası (Aysal, o gece ekranda sözünü ettiği hem Galatasaray hem de AK parti forması giyen 20 milyonluk kitle açıklamasına ilişkin çok da doyurucu ve mantıklı olmayan bir açıklama yapmış, Sayın Başkan’ın yaptığı ‘sözde ironi’ymiş) ve de bu Turgan Ece olayı (öte yandan Turgan Bey, önceki gece kaybettiğimiz Keriman Halis’in kardeşidir, bu vesileyle taziyelerimi sunarım). Elbette Galatasaray meselelere soldan baksın, Mehmet Ağar figürüyle hesaplaşsın, isyancı Metin Kurt’a sahip çıksın diye bir beklentim yok (zaten Sarı-Kırmızılıların ‘Tekyumruk’ taraftar grubu bu işi layıkıyla yerine getiriyor, ayrıca 20 milyonu AK Partili bir kulüpten bunları bekleyemeyiz!), lakin ‘Temizlik ve Ağar’ sözcükleri, ‘Google’da yazdığınız zaman bile aynı maddede çıkmıyor. Ama ‘Metin Kurt ve haysiyet’ sözcüklerini her yerde, aynı cümle içinde sıkça kullanabilirsiniz. Sözün özü Aysal’ın bir an önce işini iyi yapan bir ‘Temizlik şirketi’yle anlaşması gerekiyor.

Yeri gelmişken söz konusu söyleşide duayen gazeteci Mehmet Ali Birand’dan da “Ağar’ın delege olarak sizinle Ankara’ya gelmesini nasıl açıklıyorsunuz?” diye sormasını beklerdim doğrusu.

Pardus işletim sistemi 'Göle yoğurt mu çalmaktı'?

Pardus 2010 CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı'nda

Ülkenin çıkarlarına hizmet eden bilim ve teknoloji politikalarının uygulanamayacağına son örnek de ulusal işletim sistemi projesi Pardus oldu. Pardus, kolektif yetkin bir çabanın rüştünü dünya çapında ispatlayan ürün çıkartmasına rağmen önünün tıkanması nedeniyle Devrim Arabaları trajedisine benzetiliyor.

Pardus projesi ulusal ve açık kaynak kod tabanlı bir işletim sistemi olarak yola başladığından beri 9 sene geçti. Pardus bir Linux dağıtımı olarak linux işletim sisteminin iki temel özelliğine sahip olacaktı: güvenlik ve özgürlük. Hem güvenlik hem özgürlük işletim sisteminin ve üzerindeki yardımcı uygulamaların kaynak kodlarının açık olmasından kaynaklanıyor. Özgürlük ayrıca kodların değiştirilmesi ve dağıtılması özgürlüklerini de içeriyor. Bu da özgür yazılımda lisans bedeli, vb. maliyetlerin olmaması sonucunu doğuruyor. Gerçekten de kapitalizmin 'fikri mülkiyet' dayatmasını reddeden ve 'paylaşma' erdemi üzerinde gelişen bir sistem Linux işletim sistemi.

Pardus projesi özellikle de güvenli olması nedeni ile TÜBİTAK bünyesindeki UEKAE'de (Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü) başlatıldı. Kriptoloji enstitüsü güvenli cihazlar üretiyor olduğuna göre bunların kapalı işletim sistemlerine sahip olmaları beklenemezdi. Ancak güvenlik sadece kriptolojik cihazların bir özelliği değil her hangi bir ağa bağlı olan her cihaz için geçerli idi. Bu nedenle Pardus işletim sisteminin sadece kriptolojik cihazlarda değil ağa bağlı askeri de dahil olmak üzere her kamu kuruluşuna ait bilgisayarda tek ve zorunlu işletim sistemi olmasını beklemek, hükümetin bu konuda tepeden bir zorunluluk getirmesini beklemek doğaldı. Ancak bu olmadı. Pardus kendi rüştünü ispatlamasına ve başarılı bir Linux dağıtımı olmasına rağmen Pardus'u ulusal standart yapacak adım atılmadı. Pardus'a göç kimi kamu kurumlardaki vizyoner yöneticilerin ve benzeri bireysel çabaların sonucunda bir yerden öteye geçemedi.

pardus-logo_k.jpg

Geçen aylar içinde ise TÜBİTAK'ın yeni yönetiminin kurum çapındaki reorganizasyonla birçok projenin ve enstitünün yöneticisi değiştirilirken Pardus projesinin de sönümlendirilmeye doğru seyrettiğini Pardus projesinde çalışanların kişisel blog ve tartışma platformlarından anlaşılıyor. Pardus yöneticisinin ayrılmak zorunda bırakıldığını, birçok çalışanın ise ayrılmayı zorunlu kılacak atamalar ya da projedeki geleceksizlik ve mutsuzluk nedeni ile projeden ayrıldığı biliniyor. Geçen hafta ise Pardus'un son sürümünün sonlandırıldığı haberi geldi.

FATİH: Fırsatlardan Arındırma ve Teknolojinin İthali Hareketi
Hükümetin sözde bilişim teknolojisinde canlanma ve katma değerli ürün yaratma amacıyla yola çıkarttığı bilgisayar destekli eğitim projesi olan FATİH, 8 milyar dolarlık bir bütçeye sahip. Bu projede öğrencilere dağıtılacak 15 milyon kadar tablet bilgisayarın ve onbinlerce akıllı tahtanın Pardus işletim sistemine sahip olması ülkemizdeki bilişim teknolojisini canlandıracak ve ilerletecek gerçek bir adım olurdu.

Zira, işletim sisteminin özgür yazılım temelli olması bu projede çalışacak bilgisayar bilimcilerinin işletim sistemi üzerinde tam anlamıyla hakimiyet kurması ve sistemi istedikleri gibi değiştirebilmeleri demekti. Pardus üzerindeki eğitim uygulamaları da aynı şekilde Pardus ekibi ile koordineli olarak yapılabilirdi. Pardus'un yeni sürümleri herhangi bir lisans bedeli, vb. veya geriye doğru uyumluluk vb. sorunlar olmaksızın kullanılabilirdi. Zira her şey geliştiricilerin kontrolünde olacaktı, global bir tekel şirketin arasında kâr güdüsü de olan, siyasi çıkarlar de olan binbir çeşit parametreli kontrolünün altında değil.

Ancak projeye çoğu geliştiricinin de korktuğu gibi Microsoft da alternatif işletim sistemi olarak eklemlendi. Pardus sadece ve sadece Microsoft'un fiyat kırmasına yaradı. Microsoft tablet başına 5 TL fiyat indirdi. FATİH projesinde yer alan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım proje hakkında “Pardus diye TÜBİTAK’ın geliştirdiği bir işletim sistemi var.” gibi bu konuya ilgisizliğini ortaya döken laflar etti.

Pardus camiası şaşkınlık içinde
Kimi Pardus çalışanlarının da dile getirdiği gibi Pardus projesi Devrim Arabaları projesinin sonuna mahkum olacak gibi duruyor. 14 milyon TL'lik proje ve 8.5 yıllık çok nitelikli kolektif bir emek çöpe atılırken, kimi Pardus'u benimsemiş kullanıcılar da şaşkınlık içinde:

“Kimya öğretmeniyim. Laboratuvarımda bilgisayarda Pardus yüklü ve bir dönem boyunca tüm derslerde animasyonları sunuları hep Pardus'la gösterdim. Pardus kullanmalarını önerdim, dersin son bir iki dakikasını tanıtıma ayırdım. Şimdi o kadar ısrarımın tanıtımın ardından bir öğrencim gelip de Pardus projesi bitmiş hocam derse, ben ne diyeceğim o çocuklara?”

Başka türlü bir son, daha farklı bir deyişle ülkenin bilim ve teknoloji politikalarının tamamen ülkenin çıkarı ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesi, bu konuda bağımlılığı kıracak politikaların geliştirilebilmesi ise ancak emperyalizmden kopmakta, sosyalizmde mümkün.

(soL - Bilim)

Emre TKP'ye dava açtı, TKP dava için ne diyor?

Futbolcu Emre Belözoğlu, kendisiyle ilgili hazırlanan seçim videosu nedeniyle TKP'ye dava açtı.


TKP MK üyesi Mehmet Kuzulugil, "Bizim derdimiz Emre'yle değil, bir sistemle, Emre de bu sistemin kurbanlarından biri" diyor.
 

Türkiye Komünist Partisi'nin 12 Haziran seçimlerinden önce propaganda amaçlı hazırladığı "TKP Kimlerden Oy İstemiyor?" temalı videoların ikincisine konu olan futbolcu Emre Belözoğlu, TKP'ye dava açtı.

Videoda kendisine hakaret edildiğini ileri süren Belözoğlu’nun şikâyeti üzerine TKP yetkilileri ve internet sitesinin yöneticisi Mehmet Kuzulugil hakkında ‘hakaret’ suçundan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

İddianamede sanık Kuzulugil’in yönetici olduğu ‘tkp.org.tr’ adlı internet sitesinde Emre Belözoğlu’nun görüntüleri konularak, hakaret içeren sözler söylendiği ileri sürüldü.

TKP bu işe ne diyor?
Konuyla ilgili olarak, hakkında dava açılan TKP Merkez Komiye üyesi Mehmet Kuzulugil'le görüştük.

Belözoğlu TKP hakkında hakaret davası açtı. Ne diyorsunuz?
Öncelikle davanın konusu TKP'nin toplumsal yaşamın her alanına yansıyan olumsuzluklar hakkında Emre Belözoğlu'nu örnek vererek hazırladığı bir propaganda videosu. Videoyu yayınladığımızda hakkında çok şey söylendi, o kadar gürültü kopardı ki, amacımızın bütünüyle sansasyon yaratmak olduğu, Belözoğlu'nu bu yüzden "kullandığımız" bile söylendi.

Belözoğlu ve bazı futbol profesyonelleri konu üzerinde çalıştıklarını, TKP'yi dava edeceklerini de söylediler. Daha fazla sansasyon yaratıp TKP'ye oy kazandırmak (!) istemedikleri için midir bilmiyorum, uzun süre bu konuda herhangi bir gelişme olmadı. Belözoğlu'nun iletişim suçları şubesine başvurusu aşağı yukarı 6 ay sonra gerçekleşti.

Belözoğlu ile davalıksınız yani...
Açıkçası aslında hiç de öyle değiliz. Türkiye Komünist Partililer, şu ya da bu kişiden, toplumda bilinirliği olan bir futbolcudan ya da sanatçıdan haz etmeyebilir, sevebilir, nefret edebilir, takdir edebilir. Ama TKP kişileri hedef seçmez. Hatta kişileri yüceltmekten de sakınır. Her şeyi kişilere yüklerseniz, sadece o kişiler değil, verdiğiniz mücadele çöker.

Peki ama sözü geçen propaganda videosunda Emre Belözoğlu merkezde duruyor.
Bu bizim tercihimiz değil! Şaka bir yana, videoyu yayınladığımız günlerde de söyledik, Emre mevcut star sisteminin aynı zamanda kurbanıdır. Kabahati sisteme atıp kendini aklamaya hiç kalkışmasın ama sonuçta biz Emre Belözoğlu'nu yargılamak gibi bir tercih yapmadık. Biz bir sistemi, bir yapıyı, toplumda kök salan olumsuz değerleri yargıladık.

Hakaret davası açtı ama.
"Sen TKP'ye oy verme" demek hakaret öyle mi! Ne mutlu bize! O propaganda videosunu izleyip de burada bana hakaret ediliyor diyebilmesi üzücü. En azından Emre Belözoğlu'nun TKP'nin ne söylediğini anlamadığını gösterir. (Bir teselli olarak ne söylediğimizi anlamamış olduğunu ama ondan istediğimizi yapıp TKP'ye oy vermemiş olduğunu düşünebiliriz.)

Mesele Emre değil diyorsunuz.
Herkes ayrı bir meseledir. Ama bizim meselemiz Emre değildir. Bakın bir şey daha söyleyeyim, toplumdaki yüzeyselleşmeden, yozlaşmadan, ucuzlaşmadan Serdar Ortaç'ı sorumlu tutabilir misiniz? Bu her şey bir yana Ortaç'ı abartmak olmaz mı? Bu isimler merkezinde sermayenin durduğu, piyasalaşmanın tam hız devam ettiği ve tabii dünya gericiliğinin de yönlendirdiği bir dev yapının küçük dişlileridir.

Biz marksistiz, mekanizmayı bırakıp dişlilerle uğraşmayız. En azından Emre'nin bu mekanizma içindeki yerini bir yerden sonra çok abartmıyoruz.

Fenerbahçe ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Videonun yayınlanmasından sonra TKP'nin Fenerbahçe'ye de bir tavrı olduğu gibi şeyler söyleyenler oldu. Tersine Fenerbahçe taraftarları arasında bizim tavrımızı destekleyenler oldu.

Videoyu hazırlayan ekipte Fenerbahçe taraftarı olanlar da vardı.

Şunu da ekleyelim: Fenerbahçe hakkında (sistemdeki bütün unsurlar gibi) bir değerlendirmemiz bir eleştirimiz olursa, bunun sonucu Fenerbahçe'yi değiştirmek için çalışmamız olur. Karşı tribüne geçip Fenerbahçe'ye yüklenmek değil.

İşte o video:

(soL - Haber Merkezi)

Tuesday, January 17, 2012

Untitled

'Türkiye'yi terörist politikacılar yönetiyor'

ABD Başkanlığına cumhuriyetçi aday adayı Teksas Valisi Rick Perry, Türkiye için ağır eleştirilerde bulundu. Türkiye'nin "birçok kişi tarafından İslamcı teröristler olarak algılanacak" kişilerce yönetildiği iddiasında bulunan Perry, Türkiye'nin NATO'ya ait olmadığını savunarak ABD'den Türkiye'ye sağlanan yardım sıfırlandırılmasını istedi.

ANKA

Washington Rick Perry,Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayının belirlenmesine yönelik etkinlikler çerçevesinde Myrtle Beach'te düzenlenen bir tartışma sırasında Türkiye'ye yönelik çok ağır sözler kullandı. "Türkiye'de kadınların kurban gittiği cinayetlerin oranının İslami eğilimli partinin iktidara gelmesinden bu yana yüzde bin 400 arttı" iddiasını öne süren Perry, Türkiye'nin İsrail'e ve Kıbrıs Rum Kesimine "Askeri güç kullanma tehdidinde bulunmasına rağmen hala NATO üyesi olduğu"nu söyledi.

Haaretz gazetesince yansıtılan ifadelerinde Perry, Türkiye'nin, "birçok kişi tarafından İslamcı teröristler olarak algılanacak" kişilerce yönetildiği gibi bir iddiada da bulunduğu tartışma sırasında ayrıca, "Bizim için sadece (Türkiye'nin) NATO'ya ait olup olmadığını konuşmanın değil, aynı zamanda ABD'nin, yardımını sıfırlamasının zamanı geldi" şeklinde konuştu.

17 Ocak 2012

Tuesday, January 3, 2012

Cübbeli Ahmet Hoca İçeri, Şike Mafyası Dışarı

 

“Kalkınma”sı böyle olan AKP’nin…

Bir de “(A)dalet”ine bakalım…

Hem de fazla uzaklara gitmeden derinlere dalmadan…

Güncelliğini yitirmemiş iki olay üzerinden…

Birincisi…

Savcılığın ve güvenlik güçlerinin aylar süren gayretleri ile suçüstü yakalanan Şike/futbol Mafyasının önde gelen isimlerinin özel yetkili mahkeme tarafından tutuklanıp Metris Cezaevi’ne yollanmasından sonra ortaya çıkan akıl almaz, mantık el vermez, vicdana sığmaz, hukuka uymaz bir dizi hadise yaşandı…

Kamuoyunun gözü önünde AKP’li CHP’li ve MHP’li vekiller 9 yıldır bir konuda ilk defa tam anlamıyla bir araraya gelerek; kuyruğu Adalete kaptırmış Şike Mafyasını kurtarmak için…

Cumhurbaşkanı’nın haklı veto gerekçelerini dahi hiç araştırıp inceleme ve tartışma gereği bile duymadan…

Jet hızıyla komisyondan geçirerek ve ardından TBBM’nin teamüllerini de çiğneyerek bütçe görüşmeleri arasına sıkıştırıp AKP’li CHP’li ve MHP’li 280 küsur vekilin oyuyla bir kaç saat içinde, virgülüne dokunmadan “aynen” kabul ettiler…

İnsana “Bu kadar mı mecbursun, bu kadar mı acele” şarkısını hatırlatan bu mecburiyet ve mahkûmiyet durumu da neyin nesidir?

Dokuz yıldır birbirlerini en ağır biçimde haksızlık/hukuksuzluk yapmak, adaletsiz davranmakla suçlayan bu üç partinin bir kısım vekillerini bu kadar alenî/apaçık bir haksızlık etrafında birleştiren sebep/kuvvet/etken nedir?

Soruları herkesin vicdanında yankılanıp duruyor…

Çünkü yapılan şey sadece üç beş kişiyi hapisten kurtarmaya dönük bir hukuksuzluktan öte, doğrudan doğruya yasama erkinin yargı erkine müdahalesi demek…

Bu ise yönetimde “kuvvetler ayrılığı” ilkesini benimsediğini öne süren bir rejimde sadece hukuk değil aynı zamanda temel siyasî bir mesele/zaaf/aykırılık teşkil ediyor…

Şöyle söyleyelim, bu 280 milletvekili silahlanarak Metris cezaevini basıp bu tutukluları kurtarsa idiler…

Bu Sadece hukukî bir mesele olurdu…

Ama 6 ay önce çıkardıkları bir kanunu tam da yargı organı işletmeye başladığı anda değiştirerek o kanunda belirlenmiş yetkili savcılık ve mahkemelerin elinden alırlarsa…

Bu doğrudan doğruya yetki gaspı yaparak Anayasal düzeni tebdil, tarğyir ve ilga, anayasa ile belirlenmiş yargı organını vazifesini yapamaz duruma getirmek anlamına gelir…

Haydi CHP ve MHP’nin hukuk anlayışlarındaki zafiyetin eskiden beri varolageldiğini kabul ederek onları bir kenara koyalım…

Ama…

Daha düne kadar Anayasa Mahkemesi’nin, HSYK’nın, Danıştay’ın, Yargıtay’ın Yargıtay Bassavcısı’nın…

“TBMM hangi kanunu çıkarırsa çıkarsın, ben ona illaki bir laiklik veya Atatürk ilke ve inkılapları ve Cumhuriyetin temel esasları kulpu takar geçersiz kılarım” mantığıyla Yargının yasamanın yetkilerini açıkça gaspetmesi karşısında bunun “hukuk ve adalet olmayıp, hakimler oligarşisi”olduğunu haklı olarak savuna gelmiş AKP’nin; gücü eline geçirince “Ben yargı erki margı erki tanımam, çoğunluğuma dayanarak çıkarırım kanunu çatır çatır uygulatırım” anlayışına geçmesi dünüyle bugünü arasında derin bir çelişkiyi açığa çıkarmıyor mu?

Ha dün HSYK’ya sırtını dayamış yüksek yargının hak hukuk tanımaz hoyratlığı, ha bugün meclis çoğunluğuna dayanmış AKP’nin yargıya pervasızca müdahalesi…

Bu arada her iki durumda da gürültüye giden hukuk, yaralanan adalet duygusu ve kanayan vicdanlar…

Dün ile bugün arasında ne değişti?

***

Bu şike mafyasını kurtarma kepazeliği vicdanları o türlü kanattı ki…

9 yıldır AKP’yi iktidarda tutmak için gece gündüz çalışıp çabalamış; onun bin türlü vicdana, hakka, hukuka adalete uymaz icraatını sırf bu yüzden görmemezlikten gelmiş bir yazar…

Ahmet Altan bile bakın neler söylüyor:

[Bizim iktidar partisinin bu mafya aşkı da nereden çıktı? 

Nedir AKP’nin bu mafya düşkünlüğü? 

Futbol, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mafyanın yeni nüfuz alanlarından biri. 

Mafyanın iki çok büyük kazancı var futboldan. 

Birincisi bahis oyunlarını şikeleyerek oradan yüz milyonlarca dolar vuruyor, bu parayla kendine, hem devlet içinde, hem devlet dışında yandaşlar ediniyor, güçlenip kökleniyor. 

İkincisi, zehirli bir duman gibi ağır ağır yayılarak futbol kulüplerinin yönetimlerine tırmanıyor. 

(..) 

Özellikle Anadolu’daki küçük kulüplere çok rahat girerek, kısa zamanda kulüp başkanlıklarına kadar tırmanıyor. 

Elindeki futbol takımları çoğaldıkça, futbol dünyasında kurduğu ağ da genişliyor. 
Adım adım ilerleyerek bütün futbolu denetleyecek bir konuma geliyor. 

Yedi ay önce çıkan şike yasası bu gelişmeyi durduracak bir yasaydı. 

Ağır cezalar caydırıcıydı. 

Şimdi AKP yüz seksen derece çark ederek, kendi yaptığının tam tersi bir yasa hazırlayıp fevkalade şaibeli ve kirli bir oyunun baş aktörlüğüne soyunuyor.

Baştan aşağıya kire ve şaibeye bulaşıyor. 

Üstelik de Bülent Arınç, Hayati Yazıcı, Şamil Tayyar gibi AKP’liler yüksek sesle partilerini uyardıkları, Cumhurbaşkanı Gül yeni yasayı “veto” ettiği halde yapıyorlar bunu. 

Ne Başbakan Erdoğan, ne onun daha üç ay önce söylediklerini bugün unutmuş olan genç Spor Bakanı, ilerde “biz durumu bilmiyorduk” diyebilir; durumu biliyorlar, en yakınları, dostları kendilerini uyarıyor ama onlar mafyayı korumak için canlarını dişlerine takarak dövüşüyorlar. 

Üstelik sadece mafyaya “hayat öpücüğü” vermekle kalmıyorlar, futbolu da öldürüyorlar. 

(..) 

Mehmet Eymür’ün, Memduh Bayraktaroğlu’nun açıklamalarından, Çiller döneminde hükümetin ve devletin “mafyayı” kullanma isteklerinin ne boyutlara ulaşmış olduğunu okuduk. 

Devlet, mafyayı kullanacağım derken sonunda mafya devleti kullanmaya başladı. 
Öyle bir zaman geldi ki mafya reisleri açıkça başbakanları tehdit etmeye koyuldular. 
Mafyaya futbol üzerinden büyük bir para ve prestij aktararak tekrar o günlere mi döneceğiz? 

Erdoğan ve AKP, mafyayı ihya etme projelerinin sonuçları hakkında düşünüyorlar mı? 

(..) 

Erdoğan ve AKP, “futbolda mafya yok” diyorlarsa, diyebiliyorlarsa, çıkıp söylesinler bunu açıkça. 

Bunu söyleyemezler, mafyanın futboldaki rolünü onlar benden çok daha iyi biliyor. 
O zaman, bu “mafya aşkı” nerden çıktı, bize onu anlatsınlar.] (4)

Bu da olup biten karşısında dehşete düşmüş eski gazeteci (gazeteciyken de militan bir AKP destekçisi olan), yeni AKP’li vekil Şamil Tayyar: “Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük” diyor Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubunda…

[Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar bu yasa ile ilgili Cumhurbaşkanı Gül’e tarihe geçecek bir mektup gönderdi. Tayyar mektubunda AK Parti dahil tüm TBMM mensupları için oldukça sert satırlara yere vererek, “Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük. Bir milletvekili olarak tüm Türkiye’den özür diliyorum. “ dedi. 

İşte Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Gül’e gönderdiği o mektup; 

Sayın Cumhurbaşkanım 

(..)  

Malum, (..)

Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’da değişiklik yapıldı ve son söz olarak makamınıza gönderildi. 

Açıkça belirtmeliyim ki, Meclis olarak spordaki Ergenekon’a, İstanbul dukalığına ve spor mafyasına yenik düştük. Bir milletvekili olarak tüm Türkiye’den özür diliyorum. 

Yıllarca “maç oynanırken kural değiştirilmez” dedik, ama bu değişiklikle maç bitmeden kuralı değiştirmeye kalktık ve devam etmekte olan Şike Operasyonu’na müdahale ettik. 

Hala yanlıştan dönmek için vakit var. Maçta 90 dakika bitti ama uzatmalar oynanıyor. Son dakikada vereceğiniz kararla sonucu değiştirebilirsiniz. 

Bir milletvekili değil cumhurun ferdi olarak zatı-ı alinizden hukukun evrensel ilkeleri ve toplumun hassasiyetlerini dikkate alacağınız umuduyla yazıyorum. 

Eğer bu kanun yürürlüğe girerse; 

1-Şahsa özel ve örtülü af çıkarılmış olur, devam etmekte olan Şike Operasyonu akamete uğrar. 

2-Spordaki şike eylemi organize suç kapsamından çıkartıldığı için bundan sonra spor mafyasıyla mücadele artık imkansız hale gelir. 

Ayrıca, üzülerek belirtiyorum, kanundaki ceza oranları yeni düzenlemeyle komik seviyeye çekilirken, bu durumu kamufle etmek maksadıyla kamuoyunu aldatıcı bir yola başvuruldu. Cezaların ertelenmesi, paraya çevrilmesi veya hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasının söz konusu olamayacağına dair madde eklendi. 

Hukuktan azıcık nasibini almış herkes bilir ki, sanıklar, suçun işlendiği tarihteki ceza hükümlerine göre yargılanırlar. Sanık, eğer ileride lehte düzenleme yapılırsa bundan yararlanır, aleyhteki düzenlemeden etkilenmez. O nedenle, Şike Operasyonu’nda tutuklanan şüpheliler, ceza indiriminden yararlanır ancak erteleme hükümlerinden etkilenmezler. Bu durumda şike şüphelileri, 2 yılın altında ceza alırsa bir gün bile cezaevine girmezler. Maalesef, yeni kanunu hararetle savunan spor lobisinin meclisteki temsilcileri, erteleme hükümlerini bir marifet gibi ballandırarak anlatıp kamuoyunu aldattılar. 

Yeni Anayasa gibi en hayati konuda bir araya gelemediğimiz bir dönemde, şikeciler için jet hızıyla böyle bir kanunun çıkarılması kamu vicdanında derin yaralar açmıştır. 

En hassas terazi olan vicdanınızın sesine uyacağınız umuduyla sevgi ve saygılarımı sunarım. 26 Kasım 2011. 

Şamil TAYYAR 

AK Parti Gaziantep Milletvekili] (5)

Vaziyet budur…

Vaziyet o kadar budur ki…

Bu vaziyet karş?s?nda vicdan? kanayan AK Parti Gaziantep Milletvekili ?amil Tayyar bile Cumhurba?kan??n?n vetosuna ra?men komisyondan jet h?z?yla ge?irlip, ayn? g?n b?t?e g?r??mesinin aras?na s?k??t?r?larak aynen benimsenen bu utan? kanununun oylamas?na kat?l?p ısında vicdanı kanayan AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar bile Cumhurbaşkanı’nın vetosuna rağmen komisyondan jet hızıyla geçirlip, aynı gün bütçe görüşmesinin arasına sıkıştırılarak aynen benimsenen bu utanç kanununun oylamasına katılıp “hayır” deme cesaretini gösteremedi…

Demek ki bu iş sadece futbol ve sadece şike işi değilmiş…

Bildiğiniz her türlü numaranın döndüğü Mafya işiymiş…

Peki Mafya ile Başta AKP olmak üzere CHP ve MHP’li genel başkanlar ile oylamada evet oyu kullanan 280 küsur vekilin ne gibi bir işleri varmış ki…

Cezaevinden mafyacı kaçırma tezgâhına mecbur ve mahkûm olmuşlardır?..

Soru da, sorun da cevap da burada…

AKP’nin nasıl bir “(A)dalet” anlayışına sahip olduğunu bu mafya işinden de çıkaramayanlar için…

Bir de Cüppeli Ahmet Hoca’nın “Ben tezgâhım” diye basbas bağıran bir “operasyon”un ardından bildik “medya linçi” eşliğinde, tam da Şike Mafyası’nın kanun değişikliğiyle kurtarılmaya çalışıldığı Metris Cezaevi’ne tıkılışının hikâyesi içinden gösterelim…

Murad SALİH 

 

Dipnotlar: 

5- Ahmet Altan, “AKP ve mafya” 08 Aralık 2011, Taraf 

6-Kaynak : http://www.internethaber.com/abdullah-gule-sok-mektup-386424h.htm#ixzz1eq83NB15 

 

 MilliBirlikRuhu.Blogspot